17 Haziran 2010 Perşembe

Çalışmak ya da Çalışmamak, İşte Bütün Mesele Bu



İndigo Dergisi
Aralık 2006


İnsanı insan yapan nedir? Bu soruya verilebilecek cevaplar hem nitelik ve içerik açısından başa çıkılamayacak kadar çok alana başvurmamıza, hem de nicelik açısından sayfaların hatta kitapların dolayısıyla zamanımızın ve tahammülümüzün de yetmemesine yol açacaktır. Üstelik bugün burada değinmek istediğim konudan öylesine uzaklaştıracaktır ki beni, yazının sonunda “Peki ben ne diyecektim?” dedirtebilir. O halde kendime göre bir yol bulmalıyım… Soruyu daha özgül hale getirip, suyun yolunu bulmasını bekleyeceğim.
İnsanı hayvandan ayıran nedir? En başta, geniş anlamda muhakeme yeteneği. En geniş perspektifte neden-sonuç ilişkisini kurabilme, buna göre de varlığına faydalı olarak gördüğünü seçme ve eyleme de bundan kaynaklanır. Nitekim hayvanların, daha önceden tecrübe ettikleri basit bir olayı, (Örneğin, yere yukarıdan ve hızla atmış bulunduğu cevizin kırılıp açıldığını tecrübe eden karganın, daha sonra bu hareketi tekrarladığını gözlemlemişizdir) neden-sonuç bağıntısını kurarak ve bunun üzerinde tekrar düşünerek davrandıklarını ateşli bir şekilde savunanlar olsa da; sabahleyin gökyüzündeki gri bulutları görüp, gün içerisinde yağmur yağma olasılığını düşünüp, bundan da yola çıkarak ıslanabileceği ihtimalini ortadan kaldırmak için yanına (Eğer ıslanmamak için daha önceden icat edebilmiş ise) şemsiye alarak dışarı çıkan bir karga görmüş olanımız yoktur diye düşünüyorum. O zaman açıktır ki, insana mahsus olan muhakeme yeteneği sayesinde, daha birçok faaliyet de olacaktır bizi hayvanlardan ayıran. Parmakları arasından akıp giden suyu gören insan, su içebilmek veya toprağı sulayabilmek için bir alet icat etmeyi düşünebilmiştir: Bardak, çanak, kova…Ve bunu da gerçekleştirmiştir. Toprağı sulamak mı? İnsan neden toprağı sular ki? Önceden ektiği tohumları yaşatan ve büyütenin su olduğunu idrak etmiş olduğu için. Neden tohum ekmiştir, neden büyümelerini ister? Büyüyüp de meyve verdikleri zaman onları toplayıp beslenebilmek için. İşte en temel ihtiyacımız: Beslenmek. Varlığını sürdürebilmek için beslenmek, beslenebilmek için toprağı işlemek, nihayetinde YAŞAYABİLMEK İÇİN ÇALIŞMAK da insanı hayvandan ayırt eden faaliyetlerden biri olarak karşımıza çıkıyor ve çok şükür ki kendimi hiç de gitmek istemediğim yabancı sokaklarda bulmadan, tam da varmak istediğim yere gelmiş oluyorum.
“Çalışmayan, yemek de yiyemez.” (Yeni Ahit, Selanikliler’e İkinci Mektup, Bölüm 3:10). Aziz Pavlus, öğrencisi Timoteos’a yazdığı mektupta böyle söyler. Çalışmanın yüceltilmesi Hristiyanlık’tan evvel Musevilik’te de açıkça kendini gösterir. Tanrı’nın insanı yarattıktan sonra verdiği ilk emir çalışmaya yöneliktir: “Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi, ‘Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın[…]” (Yaratılış, 1:28) Dünya nimetleri için çalışmak Tevrat’ta o kadar onurlandırılmıştır ki, okuyan birçok kişinin orada salt materyalizm görmesine sebebiyet vermiştir. Bu yargının doğruluğu veya yanlışlığını tartışmak muhakkak ki konu dışı olacaktır fakat açıktır ki Eski Ahit’te; verilen vaatlerde, yapılan uyarılarda, her türlü kutsama veya cezalandırmada çalışma ve dünya nimetlerine atfedilen değer belirgin bir şekilde hissedilir.
Çalışmaya yüklenen değer, semavi dinlerle de kısıtlı kalmaz. Birçok felsefi akım da, çalışmayı insan varlığının temeli hatta insanlığın özü olarak tanımlamıştır. Kant, Hegel takiben Sartre, onu öznenin bilincinin oluşumunun en önemli evresi olarak belirlerler. Sanayi devrimi ve ekonomi politik kuramcılarının görüşleri ile birlikte “İnsanı insan yapan, çalışmaktır” fikri siyasete de girmiş olur. Nitekim ne kadar ironik olsa da, incilden bir söylem Komünist rejimin de sloganı haline gelir: “Çalışmayan, yemek de yiyemez!”
Çalışmaya yüklenen değerin tarihi gelişimi göstermektedir ki, çıkış noktasında ‘Varlığını sürdürebilmek için beslenmek, beslenebilmek için çalışmak’ bir araç olmaktan çıkmış, kendinde bir değer haline, bir telos (amaç) haline gelmiştir: “Çalışmak için çalışmak!”
“Çalışmaya düzülen methiyelerde ve çalışmanın kutsallığını anlatan bitmek bilmeyen vaazlarda gördüğüm arka plandaki ana düşünce, diyor Nietzsche Tan Kızıllığı isimli eserinde, belirsiz özneler tarafından gerçekleştirilen ve herkese faydalı sayılan eylemlere dair övgülerdeki art niyetle aynı şeydir: Bireysel olan herşeye karşı duyulan korku. Günümüzde çalışmanın, herbirimizin dizginini elinde tutan ve aklın, arzuların ve bağımsızlığın tadının gelişimine köstek olan bir polis, polislerin en iyisi olduğunu hissediyoruz. O, sinir sistemimize dair bütün gücü eritip yokeder, bu olağanüstü gücü tefekkürümüzden, hayalgücümüzden, sevgi veya nefret gibi tüm güçlü duygularımızdan çıkarıp alır, gözümüzün önüne gerçekleştirmemiz gereken içi boş amaçlar koyar ve sadece kolay tatminlerin garantisini verir. Bu şekilde çalışılan bir toplum düzeninde, güvenlik de sağlanmıştır. Nitekim bugün, ‘Güvende olma’ düşüncesine Tanrı’ya tapar gibi tapmaktayız.” Kendinde değer teşkil eder hale gelen ve insanın özü olarak vazedilen çalışmak, Nietzsche’ye göre kurulu düzenin bozulmaması için çalışan bir maşadan başka bir şey değildir. Çalışmayı insanın özü olarak kabul eden düşünürlerin karşısına, bir de Rousseau çıkar: “İnsanın doğası itibariyle ne kadar tembel olduğunu görmek şaşılacak bir şey. Neredeyse sadece beslenmek, uyumak, hareketsiz kalmak için yaşıyor diyeceğiz ta ki açlıktan ölmemek için harekete geçmesi gerektiğine kanaat getirene kadar. […] İnsanı endişeli, kaygılı hale getiren tutkular toplum hayatıyla doğar. İnsanda, varlığını korumaktan sonra gelen en büyük tutku, hiçbir şey yapmamaktır. Eğer yakından ve iyi bakarsak, kendi aramızda bile çoğumuzun, dinlenebilmek için çalıştığını görürüz: Çalışmamızın amacı gene tembelliğin kendisi olur.” (J.J. Rousseau, Dillerin Kökeni Üstüne)
O zaman tembellik midir insanı insan yapan? Atalarımız, tembellik tüm kötülüklerin anasıdır derken yanılmış mıdır? Tam da bu noktada başka bir bakış açısı yakalar Soren Kierkegaard: “Tembelliğin tüm kötülüklerin anası olduğunu söyleriz hep ve kötülüğü yoketmek için çalışmak tavsiye edilir. […] Tembellik, kendi kendinde, hiç de kötülüklerin anası değildir. Aksine, ilahi bir yaşam biçimidir… ona Sıkıntı eşlik etmediği sürece. Olimpos tanrıları o tembel hayatlarında sıkılmadan mutlu mesut yaşarlar. Dişi bir güzellik, dikiş dikmeden, örmeden, okumadan, müzik yapmadan vs. tembelliği içinde çok mutludur; çünkü sıkılmıyordur. Tembellik, o halde, bırakın kötülüklerin kaynağı olmayı en üstün iyidir. Sıkıntıdır tüm kötülüklerin anası olan, işte ondan sakınmak gerekir. […] Öyle insanlar vardır ki herşeyi işe, çalışmaya çevirebilme özellikleri vardır. Bütün hayatları çalışmadır. Ve hayatın kendisini de, (aşık olmak, evlenmek, bir temsil dinlemek, güzel bir manzara izlemek) aynı bürolarında kendilerine yaşattıkları o yoğun çalışma temposuyla yaşarlar.”
Çalışmak, insanı insan yapan, kendinde bir değer değildir. Hele ki çalışanı hem ürününe, hem diğerlerine son kertede de kendine yabancılaştıran bugünün sisteminde, insanı insanlıktan çıkaran şeydir çalışmak. Ne mutlu hayatta en zevk aldığı şeyi yaparak para kazanabilen insanlara! En büyük tutkusu müzik olan birinin müziği ile, resim olan birinin çizimleriyle, düşünmek olan birinin düşünceleri ile saygı görmesinin yanında para kazanıp hayatını sürdürebilmesi kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Ama dünya üzerinde yaşayan tüm insanları alıp saysak, kaç tanesi bu şansa sahiptir. Çok ama çok daha fazla değil midir işlerinden nefret edenlerin sayısı?
Eğer diğerlerinin söylediği gibi, çalışma insanın özü ise; ondan (işimden) nefret ettiğimde kendimden de nefret etmiş olmaz mıyım? Ona yabancıysam, kendime de yabancı değil miyimdir?

13 Haziran 2010 Pazar

Kendi Matrix’ini Yaratanlar Üzerine




Kasım 2009
İndigo Dergisi

Hayatta herkesi aldatmak mümkündür.
Zeka yönünden en fakirimizden tutun bir dahiye kadar herkesi bir yalana inandırabiliriz. Yeter ki kurgumuz içerisindeki öğeler ve zamanlamalar tutarlı olsun. Tabii bir de her birini yaşam boyunca aklımızda tutacak kadar iyi bir hafızaya sahip olalım.
Üstelik çoğu zaman muhatabımız, farkında olsun veya olmasın, inanmaya dünden razıdır. “Gerçeği kaldırmaya gücü olmayan yalana razı olmalıdır” demişti biri zamanında. Gördüğüm o ki çoğu aldatan ile aldatılan arasında gizli bir konsensüs sağlanmış. Hakikatin yarattığı acıya dayanamayan bir dostum “Bana yalan söyle, daha iyi” bile demişti. Benim de yalanı tercih ettiğim zamanlar olmadı değil.
Herkesin ama herkesin bir yalana inandırılabileceğini bilmeme rağmen aklımın alamadığı tek bir kişi var: 'Kendimiz'. İnsan kendi kendini nasıl kandırabilir? Ya da gerçekten kanıyor mudur kendi uydurmaca realitesine?
Bu konuya, J.P. Sartre’ın ‘Varlık ve Hiçlik’ adlı muazzam eserinde sayfalar ayırdığını biliyor muydunuz?
“Kendini aldatma, diyor, çoğu kez yalanla bir tutulur. Hiçbir fark gözetmeksizin, bir insanın kendini aldatışını belli ettiğinden ya da kendi kendisine yalan söylediğinden söz edilir. İçtensizliğin kendine yalan söylemek olduğunu kabul edebiliriz, ama insanın kendine söylediği ile (başkasına söylenen) düpedüz yalanı hemen birbirinden ayırtetmek koşuluyla. (Başkasına söylenen) Yalan, üzerinde uzlaşılabileceği üzere, yadsıyıcı, olumsuz bir tavırdır. Ama bu olumsuzlama bilincin kendisine değil, yalnızca aşkın olana yöneliktir. Gerçekten de yalanın özü, yalancının gizlediği hakikatin tümüyle farkında olmasını gerektirir. İnsan bilmediği bir şey hakkında yalan söylemez. Kendisinin de yanılgı içinde olduğu bir konudaki yanlışı yayan insan yalan söylemiyordur. Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendine olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır. […] Eğer kendini aldatma, daha önce söylediğimiz gibi, gerçekten de kendi kendine söylenen yalan ise, onun için aynı durum geçerli olmayacaktır. Kendini aldatmayı benimsemiş olan kişi için, hoşa gitmeyen bir hakikati gizlemek ya da hoşa gitmeyen bir hatayı doğru gibi sunmak söz konusudur elbette. Dolayısıyla görünürde kendini aldatma da yalanın yapısına sahiptir. Ancak kendini aldatırken hakikati kendimden gizliyor olmam her şeyi değiştirir.”
Benim aklıma hemen gelen bir örnek var. Hüzünle kabul etmem gerekiyor ki, Türkiye’deki gibi doğu kültürüne mensup birçok toplumda yaşayan kadınlardan duyduğumuz bir şey: “Sever de, döver de”
Hiç vakit kaybetmeden, kendi kendilerine kurguladıkları, altında yatan nedenselliğe göz atalım: “Beni sevdiği için kıskanıyor. Kıskandığı için dövüyor. Demek ki beni sevdiği için dövüyor.”
Bu çıkarım çeşidine, Mantık’ta tasım (syllogisme) deniyor yani doğru olarak kabul edilen iki yargıdan üçüncü bir yargı çıkarma temeline dayanan bir uslamlama yolu. “Kediler hayvandır, Boncuk bir kedidir, o halde Boncuk bir hayvandır” cinsinden. Ama ‘Boncuk’ ile ‘Dayak’ arasındaki farkı, bence hepimiz çok iyi biliyoruz. Peki beraber olduğu insan için “Sever de, döver de” diyen insan da biliyor mu?
Psikoloji bunu bilinç ve bilinçaltı şeklinde ikiye ayırmakla işin içinden çıktığını düşünüyor. Ne de olsa yaşadığı ruhsal çıkmazlar sonucunda bir uzman yardımına koşan A; ve çalışmalar sonucu onun suratına açık açık gizlediği şeyleri ifşa eden biri karşısında direnç gösteren hatta seanslara gelmemeye başlayan bir A’ söz konusu olunca.
Kendimden yola çıkarak diyebilirim ki; bence hepimiz neyin hakikat olduğunun dört dörtlük farkındayız. Bize acı verenin ne olduğunu; karşımızda her ne varsa, niteliğini biliyoruz. Tek bilmediğimiz onu (olay, kişi, grup) sürekli, farklı tezahürlerde de olsa, neden hayatımızda tutma ihtiyacı, arzumuz var. Tek bilmediğimiz, yaşam maceramıza davet ettiğimiz, bize acı vermeye devam eden unsurların neye hizmet ettiği.
Bilemiyoruz çünkü hayatımıza dair tüm tabloya sahip değiliz. Elimizde başı ve sonu yazılı bir roman olmamasından dolayı hayatın.
Belki de kendi kendimizi aldatıyor olmamızın bir amacı var.

10 Haziran 2010 Perşembe

Tutkuların Esareti Üzerine


Ekim 2006
İndigo Dergisi

Tutku... Yokluğun bizde yarattığı o karşı konulmaz arzu, istek. Onurunu yitirmiş insan için onur, parası olmayan için para, aileden mahrum kalanlar için bir aile hayali; hiç anne bilmemiş çocukta anne, evladı olmayan kadında çocuk bir tutku. Sevdiği ile bir araya gelememiş, gelse bile elde edememiş, yanındayken özlem duyduğu insan tutku insanda.
Büyük İskender fethettiği son toprakların sınırında oturup ağlar. Kendisine bunun nedenini soran askerine şunu söyler: “Fethedilecek başka toprak kalmadı; ondan ağlıyorum.”
Elde edememenin verdiği o kasıp kavuran duygu ile elde etmiş olmanın yarattığı o sıkıntı; bunu takiben yeni elde edileceklerin hayali ve bitmez tükenmez yeni tutkuların, isteklerin peşinde koşan biz insanoğlunun yazgısı; bir kayayı hergün dağın tepesine çıkarıp akşamında taşın aşağıya düştüğüne tanık olan ve bu anlamsız çabayı ömrünün sonuna kadar hergün yaşayacağının bilincinde olan Sisifos’a verilen cezadan ne farkı vardır?
İnsanın içinde tutsak olduğu bu kısır döngüyü kusursuz bir şekilde ifade eden Schopenhauer, başyapıtı İrade ve Tasarım Olarak Dünya'da şöyle der: “Görüyoruz ki en ilkel haliyle tabiatın özü, o durup dinlenmek bilmeyen çabadır ki bu hakikat hayvan ve insanda en yüksek mahiyetindedir. İstemek, var kuvvetiyle çabalamak...İşte varlıklarının özü bundan ibarettir; tıpkı hiçbir zaman giderilemeyecek bir susuzluk gibi. Halbuki prensipte tüm istemlerin temelinde bir ihtiyaç, bir eksiklik yani ıstırap yatar; doğası itibariyledir ki zorunlu olarak ıstırabın kurbanı olurlar. Fakat ne zamanki istek nesnesini yitirir,(Yani elde etmenin sonucunda arzu da yokolur) işte o zaman büyük ve korkunç bir boşluk içine düşülür, Sıkıntı! O halde hayat, tıpkı bir sarkaç gibi, sağdan sola yani istırap ile sıkıntı arasında salınır; zaten sonuçta onu meydana getiren iki ana unsur da bunlardır.”
İster iş hayatında, ister her türlü insani ilişkiler boyutunda tüm elde edimlerimiz neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar süren zevk anları yaşatır bize; ondan sonrası elde etmiş olduğumuz her ne ise ondan bunalmak ve yeni elde edileceklerin peşinde çektiğimiz acıdan ibarettir. Karşımızdaki hakikate, 18. yüzyıla damgasını vurmuş başka bir büyük düşünür, J. J. Rousseau da Emile adlı eserinde bundan farklı bir yorum getirmez: “ Bizler için mümkün olan herşeyin ölçüsünü veren ve dolayısıyla arzularımızı, tatmin olurlar ümidiyle harekete geçiren ve besleyen hayalgücümüzdür. Fakat bir an için elimizin altında sandığımız nesne, onu kovalayabileceğimizden çok daha hızlı kaçar bizden. Bir an için tatmin olduğumuzu sanırız, ama bir sonraki anda, bizden çok uzaklardadır. Halbuki o ana kadar baştan sona ilerleyip geçtiğimiz o koca ülkeyi unuturuz ve önümüzde mutluluğa kavuşabilmek için aşmamız gereken yol gittikçe uzar da uzar. Böylece sona ulaşamadan tükeniveririz ve görürüz ki bir şeyleri elde ettikçe mutluluk bizden uzaklaşır.”
Bu bağlamda açıktır ki, isteklerimizin, daha kuvvetli bir ifadeyle tutkularımızın nesnesi sürekli değişmektedir. Değişmeyen tek şey kesintisiz 'İstiyor' olmamızdır. Asla doymayan istek, insanı gerçek mutluluk olan iç huzurdan alıkoymaktadır. Özellikle herşeyin olabilecek en hızlı şekilde elde edilip, gene aynı hızda tüketildiği çağımızda; ıstırap ile sıkıntı arasındaki o ufacık zevk anının bile hissedilemeyecek kadar kısacık bir zamana hapsedildiğini hissetmiyor muyuz?
Birçok felsefi akım bu insanı içten içe tüketen halden kurtuluşu tahayyül etmiş ve türlü yollar geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle Antik Çağ Yunan felsefesindeki Kinizm gibi akımlarla başlayarak Ascétisme’e (tüm zevklerden arınma) kadar varan bir çaba gösterilmiştir. Nitekim nefsle mücadele ve zevklerden arınma, hemen hemen tüm dinlerin ortak gayesi olmuştur. Fakat, içeriği 'İstemekten kurtulmak' da olsa; bir gayenin mevcudiyeti, hala İSTİYOR olduğumuzun göstergesi değil midir? Bu tespit, uyandığımıza dair tamamen emin olduğumuzda, esasında hala uyuyor olduğumuzu farkettiğimiz o ana benzemiyor mu? Bundan çıkan sonuç, o halde, kimsenin bu kısırdöngüden çıkış yolunu gösteremeyeceği yönündedir. Bunun gerçekleşmesi için herhangi bir kişinin, insan tabiatının üstüne yükselip yukarıdan bakması ve çıkış yolunu görmesi gerekir. Görse dahi bizlere anlatabilecek midir? Bizler kendi tabiatımıza zorunlu olarak tabiyken, onu anlayabilir miyiz?
Sisifos her gün o kayayı dağın tepesine saatlerce uğraşıp çıkarmaya mahkumdur. Bizler de tutku ve isteklerimize mahkum muyuz?

21 Mayıs 2010 Cuma

Bir Tek Amacımız Var... O da...


Olayhaber
Ocak 2009

Savaşlar hep oldu. Çocuk, yetişkin, yaşlı; davayla alakalı veya alakasız insanlar hep katledildi tarih boyunca. Hırsızlıklar, tecavüzler, sapkınlıklar, cinayet... Tarih boyunca durmadı. Bu ekonomik kriz bilmem kaçıncı kriz. Yoksulluk, açlık her zaman vardı. Bir insan bir insanın yaşam hakkını hep gasbetti, bir toplum da başka bir toplumun. Kısacası dinlerin günah, etiğin ahlaki açıdan yanlış olarak nitelediği her türlü haksızlık her şekliyle var oldu insanlık tarihi boyunca.
Her birey, her toplum, her devlet zaman geçip çağlar değişse de hep kendi doğru bildiğini hayata geçirdi. Doğru olan; ‘kendim(iz)in varoluşuna faydalı olan’ (aslında faydasız olanın faydalı olduğuna şüphesiz inandığımız anlarda da) ile bir ve aynı şey olduğu sürece, herkes kendine göre doğru olanı yaptı. Yandaşı oldu, karşıtı oldu. Sevinen taraf, üzülen taraf.
Sevinen tarafın yüreğinin derinliklerinde, susturmaya çalıştığı bir ses oldu, vicdanı. Kimse vicdanını tamamen susturamaz.
Doğruya doğru, bu bir inanç. Kimse bana elinde bilimsel bir kanıt getirmedi. Bir insan bir odada yapayalnız kaldığı zaman, onu gözlemleme şansımız yoktur. Olsa dahi, onun zihnine ve ruhuna ulaşamadığımız için neler hissettiğini ve düşündüğünü bilemeyiz. ‘O halde kimsenin vicdanını tamamen susturamadığını nereden biliyorsun?’ diye sorsalar, bilmediğimi itiraf etmem gerekir. Ama inanıyorum.
İnanç nedir? Örneğin, benim dışımda başka insanların nesnel olarak varolduğunu bilmiyor ama buna inanıyorum. Gözümü bu dünyaya açtığımdan beri, 30 senedir, 5 duyumla algıladığım her ama her şeyin, benim hayalgücümden başka bir şey olmadığını yüzde yüz kanıtlayabilecek hiçbir şey yok. Bedenime bir bıçak girse, korkunç bir acı duysam dahi; bu benim zihnimin bir ürünü olabilir. Tersini kimse kanıtlayamaz. Hiçbir bilimsel kanıt sunulamasa da, yaşam denen şeyin benim zihnimin ürünü olmadığına, benim dışımda ‘gerçekten’ yaşayan insanlar olduğuna yüzde yüz inanabiliyorken; neden diğer insanların da aynı benim gibi ‘susturulamayan bir vicdan’a sahip olduğuna inanmayayım?
Vicdanın bir ekmek kırıntısından koskoca bir kainat gücünde olanına kadar çeşitli boyutları olduğuna, her tanıdığım insan vasıtasıyla, inandım. Ve bir ekmek kırıntısı kadar vicdanın, tüm dünyayı değiştirebilecek güçte olduğuna da.
Bugün vicdanımızı rahatsız eden çok çok az şey olabilir, karşımızdakinin vicdanını rahatsız eden çok çok az şey olabilir. Ama bunun gelişen, büyüyen bir şey olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum. Her ayrı birey için de geçerli, her ayrı kolektif bilinç için de... Neden mi?
Aynı haksızlıklar binlerce yıl önce de vardı, şimdi de var. ‘Kötü’ olarak nitelendirdiklerimizin bize yıllar, asırlar geçtikçe daha büyük görünüyor olmasının sebebi, insanlığın vicdanının gittikçe büyüyor olması. Karşımızda aynı kalan şeyin daha büyük hissedilmesinin sebebi, ruhun özünü teşkil eden iyiliğin mutlak boyutuna gittikçe yaklaşmasıdır.
‘Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden önceki andır’.
Hem bireysel hayatımızda kendimizin, hem de dünya toplumunun; karşı karşıya kaldığı kötülüğü dayanılmaz hissedeceği an henüz gelmedi ama gelecek. Vicdan ile kendini bildiren özümüzün mutlak farkındalığı için önümüzde sadece yıllar var, asırlar değil.
Size yapılan, kötü olarak nitelendirdiğiniz ne varsa tersini yani iyiyi yüreğinizde taşıyorsunuz demektir. Taşımasaydınız, nitelendiremezdiniz. Yüreğinizde taşıdığınızı dünyaya sunmak tek amacınızdır. Okul, kariyer, evlilik, ebeveyn olma vs. gibi deneyimler, bu tek amacın başarıya ulaşması için devam eden süreçte, araçlardan başka hiçbir şey değildir.
Kısaca ‘Size vurana siz de vurun. Daha büyük vurun ki yolunuzdan çekilsin. Hayatta kalmanın tek yolu budur’ diyen tüm felsefeler sadece ‘bu hayat’ta ve susturamadığınız vicdanınızın yarattığı cehennemde kalmanıza yarayacaktır.
Sadece ve sadece bu felsefelerin metodunun asırlardır insanlığa hizmet edemediğini görmek dahi, tam tersini denemek için yeterli bir sebep olamaz mı? Senelerdir uyguladığımız yöntemin tersini uygulamak bize kaybettiklerimizden daha fazla ne kaybettirebilir?

4 Mayıs 2010 Salı

Özgürlük İllüzyonu



İndigo Dergisi 2007


- Ben özgürüm!
- Ne demek istiyorsun? Sanki hiçbir şey bilmiyormuşum gibi anlat bana, ne anlama geliyor “Ben özgürüm”?
- Özgürüm… Hiçkimseye, hiçbir varlığa esir değilim…
- Nedir esirlik? Anlat bana…
- Esirlik kendinden başka bir varlığın kararları ile yaşamaktır, o varlığın kurallarının kendi isteklerinin ve özgür iradenin üstünde olmasıdır… Onun 'Olurları', 'Olmazları', 'Hayır, evet, belkileri' ile tıpkı zincirlere bağlanmış bir kısrak gibi yaşamaktır…
- Sen bu tarif ettiğin kişi değilsin, öyle mi?
- Hayır değilim. Dedim ya… Ben özgürüm!
- Öyleyse söyle bana… Yağmura ihtiyacın varken yağmuru, güneşe hasretken güneşi, rüzgar istediğinde rüzgarı çağırabilir misin? Yakınında veya uzağında fırtınaları, selleri, depremleri durdurmak istesen durdurabilir misin? Havaya attığın taşın öylece havada durmasını istediğinde bunu sağlayabilir misin? Uçmak istediğinde uçabilir misin, ya da günlerce dışarı çıkmadan denizler altında yaşayabilir misin? Aynı anda iki farklı yerde olabilir misin? Şu kapıyı açmadan içinden geçebilir misin söyle bana, ya da hiç dokunmadan onu açabilir misin? Bunları tüm yüreğinle istesen, yapabilir misin?
- Tüm yüreğimle istesem de yapamam…
- O halde sen Doğa’nın, bedeninin ve Fizik kurallarının esiri değil misin?
-...........
- Peki söyle bana, sana ait olmayan bir evin bahçesine hatta içerisine girip uyuyabilir misin? Komşunun atını alıp, ihtiyacın kalmayınca hiçbir şey olmamış gibi geri getirebilir misin? Canım istemiyor ya da prensiplerime ve inançlarıma karşıdır deyip askere ve savaşa gitmemen mümkün mü? Yolda hiç tanımadığın insanlara koşup sarılıp öpebilir misin, sırf istedin diye? En kalabalık yerde çırılçıplak dolaşabilir misin sadece canın çekti diye?
- Bunları yapmam mümkün değil, istesem dahi…
- O halde sen Devlet’in, Toplum’un ve Ahlak kuralları’nın esiri olmuyor musun tarifine göre?
-...............
- Peki bir de pişmanlıklarımız, yapmış olduğumuz ama sonradan pişman olduklarımız vardır değil mi? Bunları geri alabilir misin? Herşeyi eski haline çevirebilir misin? Çok sevdiğin biri öldü değil mi? Onu tekrar hayata döndürebilir misin, ya da bir şekilde onunla görüşebilir misin? Ona onu ne kadar çok sevdiğini ve ne kadar çok özlediğini gözlerinin içine bakarak demen mümkün mü?
- Yapamam.
- Sen Zaman’in da esirisin o halde…
-.............
- Şimdi şurada ikinci kez izlediğin filmdeki her karakter, yaptıkları herşeyi özgür iradeleri ile yaptıklarını düşünüyor olsunlar. Sen bu filmi ikinci kez izliyorsun. Her kişinin hangi zaman, hangi mekan ve hangi şartlarda, neler yapacaklarını, neler söyleyeceklerini biliyorsun. Biliyorsun ki herşey ama herşey daha önceden yazılmış bir senaryoya göre zorunlu olarak ilerlemekte. Filmi bir karesinde durdurup onlara şöyle diyebilir misin: “Sizin her yaptığınız ve yapacağınız önceden belli, özgür değilsiniz!” Sana inanırlar mı? Peki ya ben sana bu filmdeki karakterlerden biri de sensin desem, tersini bana kanıtlayabilir misin?
- İnanmazlar. Ben de inanmazdım. Ama şurası doğru ki, tersini kanıtlamam mümkün değil.
- O halde en fenası belki de Kader’in esirisin…



Felsefe tarihine sadece bir göz atmakla dahi, üzerinde en çok tartışılan, fikren kutuplaşmaların en fazla oluştuğu ve en çok yüceltilmiş kavramın, ÖZGÜRLÜK kavramı olduğunu görebiliriz. Özgürlük nedir? İnsanoğlu; doğa ve fizik kanunları, devlet, toplum ve ahlak kuralları, kader ve Tanrı karşısında, özgür müdür, değil midir? soruları düşünürlerin kafasını haylice meşgul etmiştir. Doğal değil midir? Tarih boyunca uğruna en fazla kan dökülen değil midir özgürlük? Nice şiirlere, şarkılara, hikaye ve romanlara, efsanelere ilham kaynağı olmuştur. Tarihin en başından itibaren uğrunda en değerliler feda edilmiştir; çünkü en yüksek değer bilinmiştir. Hemen hemen her düşün alanının temelindedir özgür irade: Ahlak, siyaset, hukuk, sosyoloji, psikoloji vb. Zaten o olmasa, bu alanlar da; temeli olmayan binalar gibi en ufak sarsıntıda yıkılmaz mı?
Çoğu düşünür özgürlüğü, tersi ispatlanamayacak bir dogma gibi kabul ederken bazıları ise ters giden bir şeyler sezmiş ve bu durumu akla uydurmanın yolunu zorunluluk ve özgürlük gibi birbirine özünde örtüşmeyen kavramlarla harmanlamada bulmuştur. Örneğin; Marxist felsefede özgürlük, toplumsal zorunlulukla özdeşleştirilmiştir. Bacon’ın "Doğaya boyun eğerek, ona (doğaya) egemen olunabilir." sözünden yola çıkan marxistlerin görüşüne göre; doğada zorunluluk olduğu gibi, toplum yasalarını yürüten de zorunluluktur. Aslında özgürlük diye bir şey yoktur ama bu zorunluluğu gören özgür olabilir.(!) “Istenç özgürlüğü, nedensellik bilgisine sahip olarak karar verme yetisinden başka bir şey değildir” diyor Engels, Anti-Dühring adlı eserinde. “Cehaletten kaynaklanan bu ‘emin olmama’ hali kişinin, – ki cehalet halindeki insan, sanki görünüşte birçok seçenek arasından özgür iradesi ile seçiyor gibi görünmesine rağmen- aslında egemenliği altına alması gereken nesnenin esiri olmasına sebep olur. Özgürlük; doğal zorunlulukların bilgisi üzerine inşa edilmiş, kendimize ve kendimiz dışındaki doğaya karşı kurduğumuz krallıktır.” Tıpkı kuzeyden güneye esen Yıldız’ın bilgisine sahip olmak kaidesiyle; sadece bu bilgiye sahip olmanın beni kuzeye götürmesini beklemek kadar çelişkili.
En genel anlamda, özgürlük; determinizm, fatalizm (kadercilik) ve oluşun zorunluluğunu savunan her türlü doktrinin antitezi durumundadır. Özgürlük kavramı, düşünürleri kabaca iki zıt gruba ayırır diyebiliriz. Birinci grup, kavramı ahlakın ve davranışların temeline koyarken (Epikuros, Descartes, Kant, Hegel gibi); ikinci grup, duyarlık gibi belirlenimler karşısında istencin (özgür iradenin) aşkınlığını reddeder (Demokritos, Spinoza, Diderot, Nietzsche gibi).

“Felsefecilerin iki kutpa ayrıldığı, iki farklı görüş vardır. Bir kısmı; ruhun iradesine kaderin kesinlikle hiçbir müdahalesinin olamayacağını bildirirken, diğerleri herşeyin kaderin belirlemesi ile bizim irademiz dışında gerçekleştiğini ve kaderin zorunluluğun gücüne sahip olduğunu savunurlar.” [Ciceron, Kader Üzerine, §39]

Işte bu ikinci grup düşünürler, tıpkı şeytanın avukatlığını üstlenircesine; tarih boyunca en çok yüceltilmiş kavramlardan biri olan özgürlük kavramı için “Bir illüzyondan ibarettir” derler. Spinoza, Ethica’da ve mektuplarında şöyle diyor: “Her tekil nesne (örneğin fırlatılan ve hareket halindeki bir taş), herhangi bir dış neden ve belirli bir kanun tarafından belirlenmiştir. Düşünün ki, bu fırlatılmış ve havada hareket halinde olan taşın bir bilinci olsun. Bu taş, kendi özgür iradesi ile havada yol almaya devam ettiğini düşünecektir. [Kendini fırlatan gücün bilgisi, onun bilgi yetisi dışında kaldığı için], kendisini özgür sanacak ve sadece istediği için hareket etmeye devam ettiğini düşünecektir. İnsanoğlunun övündüğü irade özgürlüğü bundan farklı değildir çünkü isteklerinin bilincindedir ama isteme halinin nedenleri konusunda hiçbir fikri yoktur. Aynen bu şekildedir ki; bir çocuk özgürce süt istediğini zanneder, veya öfkeli bir delikanlı özgürce intikam almak istediğini ve korkmuşsa kaçmak istediğini zanneder. Sarhoş özgür iradesi ile konuştuğunu zanneder, ki ayıldığında dediklerine pişman olur. Bir patavatsız, bir geveze veya bunlar gibiler, özgür irade ve kendi kararları ile davrandıklarını zannederler. Ve bu önyargı insanda doğuştan olduğu içindir ki bertaraf edilemez.” Spinoza ile birlikte insanın; fizik kanunları, toplum ve ahlak kuralları gibi tamamen dış etkenler yüzünden özgür olmaması dışında bir de üstüne üstlük, ilk nedeni hakkında en ufak bir fikri olmadığı İsteme halinin de özgür olmadığı fikrine gelip çatıyoruz. Örnekle, “Neden şu nesneyi istiyorsun?”, “Neden başarılı olmak istiyorsun?”, “Neden sevmek ve sevilmek istiyorsun?” gibi soruların cevapları türlüyken, “Neden istiyorsun?” sorusuna cevap bulamıyoruz. Belki de verilebilecek tek cevap: Çünkü insan, istemeye programlıdır olabilir. Programlanmış bir varlık olarak insanın, özgürlüğünden şüphe etmek yersiz midir?
1756 yılında Diderot’nun Landois’ya yazdığı mektup, sanki konuyu özetler biçimdedir:“ İyice yakından bakın. Göreceksiniz ki özgürlük sözcüğünün hiçbir anlamı yoktur. Özgür olan hiçbir kimse yoktur. Bizler genel düzene, eğitime, organizasyona, olaylar zincirine vb. bağlı olarak yaşarız. İşte karşı çıkılmaksızın tabi olduklarımızdır bunlar. Hiçbir zaman motifsiz bir davranış göremezsiniz, terazi üzerinde yük yoksa oynamaz. Ve bu motif her zaman kendimiz dışındadır.”
Doğa ve kanunları, Devlet, Toplum ve kuralları, Kader ve Tanrı karşısında insanın özgürlüğü gerçekten şüphe altında görünüyor. Gerçekten de herşey zorunluluk yasası ile işleyen bir mekanik düzenden mi ibaret ve insan da bu senaryoda kendi için yazılmış olanı mı oynuyor? Ve Nietzsche’nin dediği gibi “Özgürlük illüzyonunun kendisi dahi bu mekanik sistemin gerekli bir parçası” mıdır?

"Kaderle pençeleşmek savaş değildir, kendisiyle pençeleştiren yine kaderin kendisidir" Mevlana

27 Nisan 2010 Salı

Obama'nın Bilinmeyen Yüzü



Nisan 2009

Gündemde ister sosyal, ister siyasi; insan iradesinden bağımsız gerçekleşen doğal afetler (deprem, meteor vb.) dışında kalan her ne varsa, insanlar arası ilişkiler ile ilgilidir.
Gün içerisinde önümüze gazete, televizyon ve çevremiz vasıtasıyla Türkiye veya dünya çapında öne çıkan olaylar geliyor. Ondan sonrası, kendi hayat çerçevemiz içerisinde bizden uzak ya da bize yakın insanlarla alakalı; çok daha önemlisi kendimizin bizzat içinde rol aldığı insan ilişkilerine dair. Kısaca hayat dediğimiz şey birbirimizle olan küçük büyük paylaşımlardan ibaret.
Bana dair
Üzücü, sarsıcı, zorlayıcı, düşündürücü, sevindirici, kıymetli bir ilk üç ay yaşattı 2009 bana. Yepyeni insanlar; kısa veya belirsiz vadeli olarak hayatıma iştirak ettiler, ediyorlar. Ben de onların hayatına. Birbirimize dokunduk, tıpkı birbirine dokunan ve yeni yönler sunan bilardo topları gibi. Yeni şeyler bildim… Bir matematik denklemine aylardır bakmasına rağmen işin içinden çıkamayan bir bilim adamının bir akşamüstü, öylesine bir akşamüstü, çıkış yolunu mucizevi bir şekilde görebilmesi gibi. Bana gösterdiler. İşaret parmaklarını ‘Oraya’ yönelttiklerinde, ben de sadece o parmağa bakmayı değil gösterdiği yöne bakmayı seçtim. Ümit ederim ben de onların hayatındaki vazifemi yerine getirdim. Bu düalist düzende, herkes birbirine hizmet ediyor, ve kimse dışında kalmıyor.
Bize dair
Öğrendiğim bir şey; ister iş ilişkilerinde olsun, ister arkadaşlık, sevgili veya evlilik; herbirimizin kendine has bir ritmi olduğu. Evrende her cismin bir ritmi var. Örneğin; Dünya ile Merkür’ün aynı ritim ve hızla güneşin etrafında döndüğüne inanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Dünya kendi başına bir insan olsaydı, Merkür’e bakıp “Bu adam gerçekten de yerinde sayıyor” diyebilirdi. Kendi etrafında dönüş hızı o kadar düşük ki, Dünya’ya ‘göre’ duruyor gibi.
Biz insanlar da; kategorize edilmesine imkan tanınmayacak kadar bireysel ritim farklarına sahibiz. Kendi kendimize yaşayacak olsak belki sorun yaşamazdık ama dediğim gibi hayat dediğimiz şey insanlar arası paylaşım ve iletişimden kurulu.
Bu güzel evren pistinde, beraber dans etmeye karar verdiğiniz, hiç tanımadığınız bir insanla neler yaşayabilirsiniz?
Eller kavuşur, bedenler yapışır ve müzik başlar; hem sizin zihninizde, hem onunkinde. Onun duyduğu ve ayak uydurduğu müzik ile sizin duyduğunuz ve uyum sağladığınız müzik bambaşkadır. Sonra notalar, ölçüler birbirine girmeye başlar. Haliyle ikinizin başlangıçta duyduğu müzik başkalaşmıştır. Başkalaşan müziğe ve ritme, her ikiniz de, bugüne kadar bildiğiniz şekilde ayak uydurmaya çalışırken birbirinizin ayaklarına basarsınız. Birbirinizi düşürecek noktaya bile gelirsiniz. Ama eğer, sadece eğer… Sabretmeyi tercih ederseniz, belki 1 ay, belki 1 sene sonra, oluşan o yepyeni müziğe ve ritme ayak uydurursunuz. Simetrik olarak partneriniz de uymaktadır. Özgürce seçilen bir zorunluluktur simetrik uyum. Uyumun ne kadar sürede geleceği meçhuldür.
Sabır en büyük erdemlerdendir.
Sabır sonuca değil sürece odaklıdır.
Sabredemediğimiz için olası tüm mutlulukları ıskalarız. Mutsuz olduğumuzu hissettiğimiz tüm limanlarda, biz orayı terkettikten sonra, ne büyük mutlulukların yaşandığı kurgusuyla ıstırap çekeriz.
Oysa ki her liman birbirinin aynısıdır biz terkettikten sonra. Hiçbir zaman daha iyisi gelmez. Bitirilmeyi bekleyen yarım kalmış romanlar görürüz geçmişimizde, geriye bakınca hep aynı sayfada bıraktığımız. O yüzden her başlangıç daha sıkıcıdır. Sabredip bitiremediğimiz hikayelerin başlangıçlarıdır, yeni başlangıçlar.

(Başlık da sadece ilginizi çekmek içindi)

21 Nisan 2010 Çarşamba

BENCİLLİK...Kutsanmalı mı, Lanetlenmeli mi?



İndigo Dergisi
Ağustos 2009

Bana veya bir başkasına ‘Bencil’ dendiği zaman bir tebessüm belirir yüzümde. Gülünç bulurum çünkü bu ağaca ‘Yaprakların var’, kediye ‘Kuyruklusun’, balığa ‘Karada yaşayamazsın’ demek kadar saçmadır. Türün tüm bireylerine has olduğu sugötürmez olan bir özelliği, tikel önermeymiş gibi sunmak, yeni bir bilgi veriyormuş gibi yapıp da aslında hiçbir şey söylememek. Boş konuşma ve totolojiden oldum olası hazzetmedim.

Evet, her insan bencildir. Fakat bu özelliğin her bireyde, tıpkı saç gürlüğü gibi, az veya çok yoğunlukta olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öyle insanlar vardır ki sadece diğerleri için yaşıyor gibi görünürler. Egoizmin tersi olan altruizm için; bir başkasının esenliğinin, mutluluğunun çoğalması adına kendininkini hiçe sayan davranışlar bütünü diyebiliriz. Yalnız birçoğumuzun farkında olduğu bir gerçek varsa o da en büyük altruizmin temelinde dahi bencilliğin yattığıdır. Diğerlerinin duyduğu mutluluktan alınan keyif yine kişinin kendisine aittir. Başkalarını harcayarak alınan zevkten çok daha fazla insanlığa hizmet ettiği ve vicdanla uyumlu olduğu da muhakkaktır fakat diğerleri ya da vatan-millet için gösterilen fedakarlığın içimizde sarhoş eden bir zevk hali yaratmadığını söyleyebilecek biri olmasa gerek…

Altruizmin temelinde yine öz çıkar oluşuna bilim de değinmiştir. Darwin, türlerin kökeniyle ilgili çalışmaları esnasında, toplumsal yaşamı seçmiş tüm hayvanlarda, grup içindeki bireylerin genel yarar için çalıştığını farkeder. Haliyle bu gözlem, hayatta kalmak için birey yararının esas olduğu savına ters düşer. Nitekim bilim adamı, doğal seleksiyonun bireyler arasında bazı fedakarlıkları tetiklediğini, bunun da grubun üreme potansiyelini arttırdığını ileri sürer. Kıssadan hisse, ‘Ben’in varlığının garantisi, ‘Diğerleri’nin varlığını sürdürebilmesine bağlı olduğundan dolayıdır ki, fedakarlıklar ve dayanışma söz konusu olur. Bir çeşit ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgememe’ özverisi altındaki bencilliğin sadece insana has bir durum olmadığı anlaşılıyor.

Her taşın altında ‘Ben’in oluşu, bilincin kendiliğinden ulaştığı mutlak hakikatın öznenin kendisinde olduğu ve öznenin (Ben’in) dışındaki herşeyin olasılıktan başka hiçbir şey olmadığı düşüncesi; Descartes’ın cogito’sundan yola çıkıp, Varoluşçuluk’tan geçip günümüzde evrensel felsefe diye de adlandırılabilecek, kuantum teorisi ile el ele giden dünya görüşüne kadar vardı: ‘Etrafımda gerçeklik dediğim herşeyin ölçüsü Ben’im!’

Ruhsal evrimin tamamen bireysel olduğuna inanan her türlü felsefe haliyle ‘Ben’i, eski dünya görüşünün Tanrı’yı yerleştirdiği makama oturtuyor. Öyle ki artık evrensel felsefeyi sunduğunu iddia eden metinlerde aşağıdaki gibi altın kurallara rastlıyoruz:

“Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur.”
“Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme” (!)
“Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde, asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma.”
“Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin.”
“Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir.” vs. vs.

Hakikate varış yolunda bireyin yalnız olduğuna, ona bu hakikati hazır olarak kimsenin sunamayacağına, dolayısıyla bir kişi tekamül yolunda ilerlerken ve hayatına dair seçimlerde bulunurken ona müdahale edilmemesi gerektiğine ben de yürekten inanıyorum. Bu yüzden ne kendi değerlerimi bir başkasına empoze etmeye uğraşıyorum, ne de bir başkasının ideal insan tasarımını bana benimsetmesine izin veriyorum. Fakat “Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin” diyen bir dünya görüşüne kendimi yakın hissedemiyorum. Bu sebeptendir ki ne zaman hat safhada bencil, paylaşmaktan ve yardımlaşmaktan uzak duran, diğerlerinin esenliğini kendi esenliğiymişcesine gözetmeyen, ‘Benden sonrası tufan’ veya ‘Kimsenin mutluluğu için kendi mutluluğumdan en ufak miktarda özveride bulunamam’ diyen insanlara sempati duyamıyor hatta itiraf etmem gerekir ki acıyorum.

Özgürlük, sadece kendini seçiş değildir.

Bu gerçeği dillendirmesi için, Jean-Paul Sartre’ın ‘L'existentialisme est un humanisme’ (Varoluşçuluk bir insancılıktır) isimli konuşmasından bir bölüme başvuruyorum:

“İnsan kendi kendini seçer dediğimizde, her birimizin kendi kendini seçmesini anlıyoruz. Ama insan kendini seçerken, bütün insanları da seçer. Olmak istediğimiz kimseyi yaratırken, herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız. Hiçbir edimimiz yoktur ki, olmasını zorunlu saydığımız bir insan tasavvuru doğurmasın bize. […] seçişimle, yalnızca kendimi bağlamış olmakla kalmam, herkes adına tevekkülü salık vermekle bütün insanlığı da bağlamış olurum. […] Bağlanan ve yalnızca olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucu olarak bütün insanlığı seçen kişi, o derin ve tümel (küllî) sorumluluk duygusundan kurtulamaz.”

Kurtulmamalıdır da…