17 Haziran 2010 Perşembe

Çalışmak ya da Çalışmamak, İşte Bütün Mesele Bu



İndigo Dergisi
Aralık 2006


İnsanı insan yapan nedir? Bu soruya verilebilecek cevaplar hem nitelik ve içerik açısından başa çıkılamayacak kadar çok alana başvurmamıza, hem de nicelik açısından sayfaların hatta kitapların dolayısıyla zamanımızın ve tahammülümüzün de yetmemesine yol açacaktır. Üstelik bugün burada değinmek istediğim konudan öylesine uzaklaştıracaktır ki beni, yazının sonunda “Peki ben ne diyecektim?” dedirtebilir. O halde kendime göre bir yol bulmalıyım… Soruyu daha özgül hale getirip, suyun yolunu bulmasını bekleyeceğim.
İnsanı hayvandan ayıran nedir? En başta, geniş anlamda muhakeme yeteneği. En geniş perspektifte neden-sonuç ilişkisini kurabilme, buna göre de varlığına faydalı olarak gördüğünü seçme ve eyleme de bundan kaynaklanır. Nitekim hayvanların, daha önceden tecrübe ettikleri basit bir olayı, (Örneğin, yere yukarıdan ve hızla atmış bulunduğu cevizin kırılıp açıldığını tecrübe eden karganın, daha sonra bu hareketi tekrarladığını gözlemlemişizdir) neden-sonuç bağıntısını kurarak ve bunun üzerinde tekrar düşünerek davrandıklarını ateşli bir şekilde savunanlar olsa da; sabahleyin gökyüzündeki gri bulutları görüp, gün içerisinde yağmur yağma olasılığını düşünüp, bundan da yola çıkarak ıslanabileceği ihtimalini ortadan kaldırmak için yanına (Eğer ıslanmamak için daha önceden icat edebilmiş ise) şemsiye alarak dışarı çıkan bir karga görmüş olanımız yoktur diye düşünüyorum. O zaman açıktır ki, insana mahsus olan muhakeme yeteneği sayesinde, daha birçok faaliyet de olacaktır bizi hayvanlardan ayıran. Parmakları arasından akıp giden suyu gören insan, su içebilmek veya toprağı sulayabilmek için bir alet icat etmeyi düşünebilmiştir: Bardak, çanak, kova…Ve bunu da gerçekleştirmiştir. Toprağı sulamak mı? İnsan neden toprağı sular ki? Önceden ektiği tohumları yaşatan ve büyütenin su olduğunu idrak etmiş olduğu için. Neden tohum ekmiştir, neden büyümelerini ister? Büyüyüp de meyve verdikleri zaman onları toplayıp beslenebilmek için. İşte en temel ihtiyacımız: Beslenmek. Varlığını sürdürebilmek için beslenmek, beslenebilmek için toprağı işlemek, nihayetinde YAŞAYABİLMEK İÇİN ÇALIŞMAK da insanı hayvandan ayırt eden faaliyetlerden biri olarak karşımıza çıkıyor ve çok şükür ki kendimi hiç de gitmek istemediğim yabancı sokaklarda bulmadan, tam da varmak istediğim yere gelmiş oluyorum.
“Çalışmayan, yemek de yiyemez.” (Yeni Ahit, Selanikliler’e İkinci Mektup, Bölüm 3:10). Aziz Pavlus, öğrencisi Timoteos’a yazdığı mektupta böyle söyler. Çalışmanın yüceltilmesi Hristiyanlık’tan evvel Musevilik’te de açıkça kendini gösterir. Tanrı’nın insanı yarattıktan sonra verdiği ilk emir çalışmaya yöneliktir: “Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi, ‘Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın[…]” (Yaratılış, 1:28) Dünya nimetleri için çalışmak Tevrat’ta o kadar onurlandırılmıştır ki, okuyan birçok kişinin orada salt materyalizm görmesine sebebiyet vermiştir. Bu yargının doğruluğu veya yanlışlığını tartışmak muhakkak ki konu dışı olacaktır fakat açıktır ki Eski Ahit’te; verilen vaatlerde, yapılan uyarılarda, her türlü kutsama veya cezalandırmada çalışma ve dünya nimetlerine atfedilen değer belirgin bir şekilde hissedilir.
Çalışmaya yüklenen değer, semavi dinlerle de kısıtlı kalmaz. Birçok felsefi akım da, çalışmayı insan varlığının temeli hatta insanlığın özü olarak tanımlamıştır. Kant, Hegel takiben Sartre, onu öznenin bilincinin oluşumunun en önemli evresi olarak belirlerler. Sanayi devrimi ve ekonomi politik kuramcılarının görüşleri ile birlikte “İnsanı insan yapan, çalışmaktır” fikri siyasete de girmiş olur. Nitekim ne kadar ironik olsa da, incilden bir söylem Komünist rejimin de sloganı haline gelir: “Çalışmayan, yemek de yiyemez!”
Çalışmaya yüklenen değerin tarihi gelişimi göstermektedir ki, çıkış noktasında ‘Varlığını sürdürebilmek için beslenmek, beslenebilmek için çalışmak’ bir araç olmaktan çıkmış, kendinde bir değer haline, bir telos (amaç) haline gelmiştir: “Çalışmak için çalışmak!”
“Çalışmaya düzülen methiyelerde ve çalışmanın kutsallığını anlatan bitmek bilmeyen vaazlarda gördüğüm arka plandaki ana düşünce, diyor Nietzsche Tan Kızıllığı isimli eserinde, belirsiz özneler tarafından gerçekleştirilen ve herkese faydalı sayılan eylemlere dair övgülerdeki art niyetle aynı şeydir: Bireysel olan herşeye karşı duyulan korku. Günümüzde çalışmanın, herbirimizin dizginini elinde tutan ve aklın, arzuların ve bağımsızlığın tadının gelişimine köstek olan bir polis, polislerin en iyisi olduğunu hissediyoruz. O, sinir sistemimize dair bütün gücü eritip yokeder, bu olağanüstü gücü tefekkürümüzden, hayalgücümüzden, sevgi veya nefret gibi tüm güçlü duygularımızdan çıkarıp alır, gözümüzün önüne gerçekleştirmemiz gereken içi boş amaçlar koyar ve sadece kolay tatminlerin garantisini verir. Bu şekilde çalışılan bir toplum düzeninde, güvenlik de sağlanmıştır. Nitekim bugün, ‘Güvende olma’ düşüncesine Tanrı’ya tapar gibi tapmaktayız.” Kendinde değer teşkil eder hale gelen ve insanın özü olarak vazedilen çalışmak, Nietzsche’ye göre kurulu düzenin bozulmaması için çalışan bir maşadan başka bir şey değildir. Çalışmayı insanın özü olarak kabul eden düşünürlerin karşısına, bir de Rousseau çıkar: “İnsanın doğası itibariyle ne kadar tembel olduğunu görmek şaşılacak bir şey. Neredeyse sadece beslenmek, uyumak, hareketsiz kalmak için yaşıyor diyeceğiz ta ki açlıktan ölmemek için harekete geçmesi gerektiğine kanaat getirene kadar. […] İnsanı endişeli, kaygılı hale getiren tutkular toplum hayatıyla doğar. İnsanda, varlığını korumaktan sonra gelen en büyük tutku, hiçbir şey yapmamaktır. Eğer yakından ve iyi bakarsak, kendi aramızda bile çoğumuzun, dinlenebilmek için çalıştığını görürüz: Çalışmamızın amacı gene tembelliğin kendisi olur.” (J.J. Rousseau, Dillerin Kökeni Üstüne)
O zaman tembellik midir insanı insan yapan? Atalarımız, tembellik tüm kötülüklerin anasıdır derken yanılmış mıdır? Tam da bu noktada başka bir bakış açısı yakalar Soren Kierkegaard: “Tembelliğin tüm kötülüklerin anası olduğunu söyleriz hep ve kötülüğü yoketmek için çalışmak tavsiye edilir. […] Tembellik, kendi kendinde, hiç de kötülüklerin anası değildir. Aksine, ilahi bir yaşam biçimidir… ona Sıkıntı eşlik etmediği sürece. Olimpos tanrıları o tembel hayatlarında sıkılmadan mutlu mesut yaşarlar. Dişi bir güzellik, dikiş dikmeden, örmeden, okumadan, müzik yapmadan vs. tembelliği içinde çok mutludur; çünkü sıkılmıyordur. Tembellik, o halde, bırakın kötülüklerin kaynağı olmayı en üstün iyidir. Sıkıntıdır tüm kötülüklerin anası olan, işte ondan sakınmak gerekir. […] Öyle insanlar vardır ki herşeyi işe, çalışmaya çevirebilme özellikleri vardır. Bütün hayatları çalışmadır. Ve hayatın kendisini de, (aşık olmak, evlenmek, bir temsil dinlemek, güzel bir manzara izlemek) aynı bürolarında kendilerine yaşattıkları o yoğun çalışma temposuyla yaşarlar.”
Çalışmak, insanı insan yapan, kendinde bir değer değildir. Hele ki çalışanı hem ürününe, hem diğerlerine son kertede de kendine yabancılaştıran bugünün sisteminde, insanı insanlıktan çıkaran şeydir çalışmak. Ne mutlu hayatta en zevk aldığı şeyi yaparak para kazanabilen insanlara! En büyük tutkusu müzik olan birinin müziği ile, resim olan birinin çizimleriyle, düşünmek olan birinin düşünceleri ile saygı görmesinin yanında para kazanıp hayatını sürdürebilmesi kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Ama dünya üzerinde yaşayan tüm insanları alıp saysak, kaç tanesi bu şansa sahiptir. Çok ama çok daha fazla değil midir işlerinden nefret edenlerin sayısı?
Eğer diğerlerinin söylediği gibi, çalışma insanın özü ise; ondan (işimden) nefret ettiğimde kendimden de nefret etmiş olmaz mıyım? Ona yabancıysam, kendime de yabancı değil miyimdir?

13 Haziran 2010 Pazar

Kendi Matrix’ini Yaratanlar Üzerine




Kasım 2009
İndigo Dergisi

Hayatta herkesi aldatmak mümkündür.
Zeka yönünden en fakirimizden tutun bir dahiye kadar herkesi bir yalana inandırabiliriz. Yeter ki kurgumuz içerisindeki öğeler ve zamanlamalar tutarlı olsun. Tabii bir de her birini yaşam boyunca aklımızda tutacak kadar iyi bir hafızaya sahip olalım.
Üstelik çoğu zaman muhatabımız, farkında olsun veya olmasın, inanmaya dünden razıdır. “Gerçeği kaldırmaya gücü olmayan yalana razı olmalıdır” demişti biri zamanında. Gördüğüm o ki çoğu aldatan ile aldatılan arasında gizli bir konsensüs sağlanmış. Hakikatin yarattığı acıya dayanamayan bir dostum “Bana yalan söyle, daha iyi” bile demişti. Benim de yalanı tercih ettiğim zamanlar olmadı değil.
Herkesin ama herkesin bir yalana inandırılabileceğini bilmeme rağmen aklımın alamadığı tek bir kişi var: 'Kendimiz'. İnsan kendi kendini nasıl kandırabilir? Ya da gerçekten kanıyor mudur kendi uydurmaca realitesine?
Bu konuya, J.P. Sartre’ın ‘Varlık ve Hiçlik’ adlı muazzam eserinde sayfalar ayırdığını biliyor muydunuz?
“Kendini aldatma, diyor, çoğu kez yalanla bir tutulur. Hiçbir fark gözetmeksizin, bir insanın kendini aldatışını belli ettiğinden ya da kendi kendisine yalan söylediğinden söz edilir. İçtensizliğin kendine yalan söylemek olduğunu kabul edebiliriz, ama insanın kendine söylediği ile (başkasına söylenen) düpedüz yalanı hemen birbirinden ayırtetmek koşuluyla. (Başkasına söylenen) Yalan, üzerinde uzlaşılabileceği üzere, yadsıyıcı, olumsuz bir tavırdır. Ama bu olumsuzlama bilincin kendisine değil, yalnızca aşkın olana yöneliktir. Gerçekten de yalanın özü, yalancının gizlediği hakikatin tümüyle farkında olmasını gerektirir. İnsan bilmediği bir şey hakkında yalan söylemez. Kendisinin de yanılgı içinde olduğu bir konudaki yanlışı yayan insan yalan söylemiyordur. Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendine olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır. […] Eğer kendini aldatma, daha önce söylediğimiz gibi, gerçekten de kendi kendine söylenen yalan ise, onun için aynı durum geçerli olmayacaktır. Kendini aldatmayı benimsemiş olan kişi için, hoşa gitmeyen bir hakikati gizlemek ya da hoşa gitmeyen bir hatayı doğru gibi sunmak söz konusudur elbette. Dolayısıyla görünürde kendini aldatma da yalanın yapısına sahiptir. Ancak kendini aldatırken hakikati kendimden gizliyor olmam her şeyi değiştirir.”
Benim aklıma hemen gelen bir örnek var. Hüzünle kabul etmem gerekiyor ki, Türkiye’deki gibi doğu kültürüne mensup birçok toplumda yaşayan kadınlardan duyduğumuz bir şey: “Sever de, döver de”
Hiç vakit kaybetmeden, kendi kendilerine kurguladıkları, altında yatan nedenselliğe göz atalım: “Beni sevdiği için kıskanıyor. Kıskandığı için dövüyor. Demek ki beni sevdiği için dövüyor.”
Bu çıkarım çeşidine, Mantık’ta tasım (syllogisme) deniyor yani doğru olarak kabul edilen iki yargıdan üçüncü bir yargı çıkarma temeline dayanan bir uslamlama yolu. “Kediler hayvandır, Boncuk bir kedidir, o halde Boncuk bir hayvandır” cinsinden. Ama ‘Boncuk’ ile ‘Dayak’ arasındaki farkı, bence hepimiz çok iyi biliyoruz. Peki beraber olduğu insan için “Sever de, döver de” diyen insan da biliyor mu?
Psikoloji bunu bilinç ve bilinçaltı şeklinde ikiye ayırmakla işin içinden çıktığını düşünüyor. Ne de olsa yaşadığı ruhsal çıkmazlar sonucunda bir uzman yardımına koşan A; ve çalışmalar sonucu onun suratına açık açık gizlediği şeyleri ifşa eden biri karşısında direnç gösteren hatta seanslara gelmemeye başlayan bir A’ söz konusu olunca.
Kendimden yola çıkarak diyebilirim ki; bence hepimiz neyin hakikat olduğunun dört dörtlük farkındayız. Bize acı verenin ne olduğunu; karşımızda her ne varsa, niteliğini biliyoruz. Tek bilmediğimiz onu (olay, kişi, grup) sürekli, farklı tezahürlerde de olsa, neden hayatımızda tutma ihtiyacı, arzumuz var. Tek bilmediğimiz, yaşam maceramıza davet ettiğimiz, bize acı vermeye devam eden unsurların neye hizmet ettiği.
Bilemiyoruz çünkü hayatımıza dair tüm tabloya sahip değiliz. Elimizde başı ve sonu yazılı bir roman olmamasından dolayı hayatın.
Belki de kendi kendimizi aldatıyor olmamızın bir amacı var.

10 Haziran 2010 Perşembe

Tutkuların Esareti Üzerine


Ekim 2006
İndigo Dergisi

Tutku... Yokluğun bizde yarattığı o karşı konulmaz arzu, istek. Onurunu yitirmiş insan için onur, parası olmayan için para, aileden mahrum kalanlar için bir aile hayali; hiç anne bilmemiş çocukta anne, evladı olmayan kadında çocuk bir tutku. Sevdiği ile bir araya gelememiş, gelse bile elde edememiş, yanındayken özlem duyduğu insan tutku insanda.
Büyük İskender fethettiği son toprakların sınırında oturup ağlar. Kendisine bunun nedenini soran askerine şunu söyler: “Fethedilecek başka toprak kalmadı; ondan ağlıyorum.”
Elde edememenin verdiği o kasıp kavuran duygu ile elde etmiş olmanın yarattığı o sıkıntı; bunu takiben yeni elde edileceklerin hayali ve bitmez tükenmez yeni tutkuların, isteklerin peşinde koşan biz insanoğlunun yazgısı; bir kayayı hergün dağın tepesine çıkarıp akşamında taşın aşağıya düştüğüne tanık olan ve bu anlamsız çabayı ömrünün sonuna kadar hergün yaşayacağının bilincinde olan Sisifos’a verilen cezadan ne farkı vardır?
İnsanın içinde tutsak olduğu bu kısır döngüyü kusursuz bir şekilde ifade eden Schopenhauer, başyapıtı İrade ve Tasarım Olarak Dünya'da şöyle der: “Görüyoruz ki en ilkel haliyle tabiatın özü, o durup dinlenmek bilmeyen çabadır ki bu hakikat hayvan ve insanda en yüksek mahiyetindedir. İstemek, var kuvvetiyle çabalamak...İşte varlıklarının özü bundan ibarettir; tıpkı hiçbir zaman giderilemeyecek bir susuzluk gibi. Halbuki prensipte tüm istemlerin temelinde bir ihtiyaç, bir eksiklik yani ıstırap yatar; doğası itibariyledir ki zorunlu olarak ıstırabın kurbanı olurlar. Fakat ne zamanki istek nesnesini yitirir,(Yani elde etmenin sonucunda arzu da yokolur) işte o zaman büyük ve korkunç bir boşluk içine düşülür, Sıkıntı! O halde hayat, tıpkı bir sarkaç gibi, sağdan sola yani istırap ile sıkıntı arasında salınır; zaten sonuçta onu meydana getiren iki ana unsur da bunlardır.”
İster iş hayatında, ister her türlü insani ilişkiler boyutunda tüm elde edimlerimiz neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar süren zevk anları yaşatır bize; ondan sonrası elde etmiş olduğumuz her ne ise ondan bunalmak ve yeni elde edileceklerin peşinde çektiğimiz acıdan ibarettir. Karşımızdaki hakikate, 18. yüzyıla damgasını vurmuş başka bir büyük düşünür, J. J. Rousseau da Emile adlı eserinde bundan farklı bir yorum getirmez: “ Bizler için mümkün olan herşeyin ölçüsünü veren ve dolayısıyla arzularımızı, tatmin olurlar ümidiyle harekete geçiren ve besleyen hayalgücümüzdür. Fakat bir an için elimizin altında sandığımız nesne, onu kovalayabileceğimizden çok daha hızlı kaçar bizden. Bir an için tatmin olduğumuzu sanırız, ama bir sonraki anda, bizden çok uzaklardadır. Halbuki o ana kadar baştan sona ilerleyip geçtiğimiz o koca ülkeyi unuturuz ve önümüzde mutluluğa kavuşabilmek için aşmamız gereken yol gittikçe uzar da uzar. Böylece sona ulaşamadan tükeniveririz ve görürüz ki bir şeyleri elde ettikçe mutluluk bizden uzaklaşır.”
Bu bağlamda açıktır ki, isteklerimizin, daha kuvvetli bir ifadeyle tutkularımızın nesnesi sürekli değişmektedir. Değişmeyen tek şey kesintisiz 'İstiyor' olmamızdır. Asla doymayan istek, insanı gerçek mutluluk olan iç huzurdan alıkoymaktadır. Özellikle herşeyin olabilecek en hızlı şekilde elde edilip, gene aynı hızda tüketildiği çağımızda; ıstırap ile sıkıntı arasındaki o ufacık zevk anının bile hissedilemeyecek kadar kısacık bir zamana hapsedildiğini hissetmiyor muyuz?
Birçok felsefi akım bu insanı içten içe tüketen halden kurtuluşu tahayyül etmiş ve türlü yollar geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle Antik Çağ Yunan felsefesindeki Kinizm gibi akımlarla başlayarak Ascétisme’e (tüm zevklerden arınma) kadar varan bir çaba gösterilmiştir. Nitekim nefsle mücadele ve zevklerden arınma, hemen hemen tüm dinlerin ortak gayesi olmuştur. Fakat, içeriği 'İstemekten kurtulmak' da olsa; bir gayenin mevcudiyeti, hala İSTİYOR olduğumuzun göstergesi değil midir? Bu tespit, uyandığımıza dair tamamen emin olduğumuzda, esasında hala uyuyor olduğumuzu farkettiğimiz o ana benzemiyor mu? Bundan çıkan sonuç, o halde, kimsenin bu kısırdöngüden çıkış yolunu gösteremeyeceği yönündedir. Bunun gerçekleşmesi için herhangi bir kişinin, insan tabiatının üstüne yükselip yukarıdan bakması ve çıkış yolunu görmesi gerekir. Görse dahi bizlere anlatabilecek midir? Bizler kendi tabiatımıza zorunlu olarak tabiyken, onu anlayabilir miyiz?
Sisifos her gün o kayayı dağın tepesine saatlerce uğraşıp çıkarmaya mahkumdur. Bizler de tutku ve isteklerimize mahkum muyuz?

21 Mayıs 2010 Cuma

Bir Tek Amacımız Var... O da...


Olayhaber
Ocak 2009

Savaşlar hep oldu. Çocuk, yetişkin, yaşlı; davayla alakalı veya alakasız insanlar hep katledildi tarih boyunca. Hırsızlıklar, tecavüzler, sapkınlıklar, cinayet... Tarih boyunca durmadı. Bu ekonomik kriz bilmem kaçıncı kriz. Yoksulluk, açlık her zaman vardı. Bir insan bir insanın yaşam hakkını hep gasbetti, bir toplum da başka bir toplumun. Kısacası dinlerin günah, etiğin ahlaki açıdan yanlış olarak nitelediği her türlü haksızlık her şekliyle var oldu insanlık tarihi boyunca.
Her birey, her toplum, her devlet zaman geçip çağlar değişse de hep kendi doğru bildiğini hayata geçirdi. Doğru olan; ‘kendim(iz)in varoluşuna faydalı olan’ (aslında faydasız olanın faydalı olduğuna şüphesiz inandığımız anlarda da) ile bir ve aynı şey olduğu sürece, herkes kendine göre doğru olanı yaptı. Yandaşı oldu, karşıtı oldu. Sevinen taraf, üzülen taraf.
Sevinen tarafın yüreğinin derinliklerinde, susturmaya çalıştığı bir ses oldu, vicdanı. Kimse vicdanını tamamen susturamaz.
Doğruya doğru, bu bir inanç. Kimse bana elinde bilimsel bir kanıt getirmedi. Bir insan bir odada yapayalnız kaldığı zaman, onu gözlemleme şansımız yoktur. Olsa dahi, onun zihnine ve ruhuna ulaşamadığımız için neler hissettiğini ve düşündüğünü bilemeyiz. ‘O halde kimsenin vicdanını tamamen susturamadığını nereden biliyorsun?’ diye sorsalar, bilmediğimi itiraf etmem gerekir. Ama inanıyorum.
İnanç nedir? Örneğin, benim dışımda başka insanların nesnel olarak varolduğunu bilmiyor ama buna inanıyorum. Gözümü bu dünyaya açtığımdan beri, 30 senedir, 5 duyumla algıladığım her ama her şeyin, benim hayalgücümden başka bir şey olmadığını yüzde yüz kanıtlayabilecek hiçbir şey yok. Bedenime bir bıçak girse, korkunç bir acı duysam dahi; bu benim zihnimin bir ürünü olabilir. Tersini kimse kanıtlayamaz. Hiçbir bilimsel kanıt sunulamasa da, yaşam denen şeyin benim zihnimin ürünü olmadığına, benim dışımda ‘gerçekten’ yaşayan insanlar olduğuna yüzde yüz inanabiliyorken; neden diğer insanların da aynı benim gibi ‘susturulamayan bir vicdan’a sahip olduğuna inanmayayım?
Vicdanın bir ekmek kırıntısından koskoca bir kainat gücünde olanına kadar çeşitli boyutları olduğuna, her tanıdığım insan vasıtasıyla, inandım. Ve bir ekmek kırıntısı kadar vicdanın, tüm dünyayı değiştirebilecek güçte olduğuna da.
Bugün vicdanımızı rahatsız eden çok çok az şey olabilir, karşımızdakinin vicdanını rahatsız eden çok çok az şey olabilir. Ama bunun gelişen, büyüyen bir şey olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum. Her ayrı birey için de geçerli, her ayrı kolektif bilinç için de... Neden mi?
Aynı haksızlıklar binlerce yıl önce de vardı, şimdi de var. ‘Kötü’ olarak nitelendirdiklerimizin bize yıllar, asırlar geçtikçe daha büyük görünüyor olmasının sebebi, insanlığın vicdanının gittikçe büyüyor olması. Karşımızda aynı kalan şeyin daha büyük hissedilmesinin sebebi, ruhun özünü teşkil eden iyiliğin mutlak boyutuna gittikçe yaklaşmasıdır.
‘Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden önceki andır’.
Hem bireysel hayatımızda kendimizin, hem de dünya toplumunun; karşı karşıya kaldığı kötülüğü dayanılmaz hissedeceği an henüz gelmedi ama gelecek. Vicdan ile kendini bildiren özümüzün mutlak farkındalığı için önümüzde sadece yıllar var, asırlar değil.
Size yapılan, kötü olarak nitelendirdiğiniz ne varsa tersini yani iyiyi yüreğinizde taşıyorsunuz demektir. Taşımasaydınız, nitelendiremezdiniz. Yüreğinizde taşıdığınızı dünyaya sunmak tek amacınızdır. Okul, kariyer, evlilik, ebeveyn olma vs. gibi deneyimler, bu tek amacın başarıya ulaşması için devam eden süreçte, araçlardan başka hiçbir şey değildir.
Kısaca ‘Size vurana siz de vurun. Daha büyük vurun ki yolunuzdan çekilsin. Hayatta kalmanın tek yolu budur’ diyen tüm felsefeler sadece ‘bu hayat’ta ve susturamadığınız vicdanınızın yarattığı cehennemde kalmanıza yarayacaktır.
Sadece ve sadece bu felsefelerin metodunun asırlardır insanlığa hizmet edemediğini görmek dahi, tam tersini denemek için yeterli bir sebep olamaz mı? Senelerdir uyguladığımız yöntemin tersini uygulamak bize kaybettiklerimizden daha fazla ne kaybettirebilir?

4 Mayıs 2010 Salı

Özgürlük İllüzyonu



İndigo Dergisi 2007


- Ben özgürüm!
- Ne demek istiyorsun? Sanki hiçbir şey bilmiyormuşum gibi anlat bana, ne anlama geliyor “Ben özgürüm”?
- Özgürüm… Hiçkimseye, hiçbir varlığa esir değilim…
- Nedir esirlik? Anlat bana…
- Esirlik kendinden başka bir varlığın kararları ile yaşamaktır, o varlığın kurallarının kendi isteklerinin ve özgür iradenin üstünde olmasıdır… Onun 'Olurları', 'Olmazları', 'Hayır, evet, belkileri' ile tıpkı zincirlere bağlanmış bir kısrak gibi yaşamaktır…
- Sen bu tarif ettiğin kişi değilsin, öyle mi?
- Hayır değilim. Dedim ya… Ben özgürüm!
- Öyleyse söyle bana… Yağmura ihtiyacın varken yağmuru, güneşe hasretken güneşi, rüzgar istediğinde rüzgarı çağırabilir misin? Yakınında veya uzağında fırtınaları, selleri, depremleri durdurmak istesen durdurabilir misin? Havaya attığın taşın öylece havada durmasını istediğinde bunu sağlayabilir misin? Uçmak istediğinde uçabilir misin, ya da günlerce dışarı çıkmadan denizler altında yaşayabilir misin? Aynı anda iki farklı yerde olabilir misin? Şu kapıyı açmadan içinden geçebilir misin söyle bana, ya da hiç dokunmadan onu açabilir misin? Bunları tüm yüreğinle istesen, yapabilir misin?
- Tüm yüreğimle istesem de yapamam…
- O halde sen Doğa’nın, bedeninin ve Fizik kurallarının esiri değil misin?
-...........
- Peki söyle bana, sana ait olmayan bir evin bahçesine hatta içerisine girip uyuyabilir misin? Komşunun atını alıp, ihtiyacın kalmayınca hiçbir şey olmamış gibi geri getirebilir misin? Canım istemiyor ya da prensiplerime ve inançlarıma karşıdır deyip askere ve savaşa gitmemen mümkün mü? Yolda hiç tanımadığın insanlara koşup sarılıp öpebilir misin, sırf istedin diye? En kalabalık yerde çırılçıplak dolaşabilir misin sadece canın çekti diye?
- Bunları yapmam mümkün değil, istesem dahi…
- O halde sen Devlet’in, Toplum’un ve Ahlak kuralları’nın esiri olmuyor musun tarifine göre?
-...............
- Peki bir de pişmanlıklarımız, yapmış olduğumuz ama sonradan pişman olduklarımız vardır değil mi? Bunları geri alabilir misin? Herşeyi eski haline çevirebilir misin? Çok sevdiğin biri öldü değil mi? Onu tekrar hayata döndürebilir misin, ya da bir şekilde onunla görüşebilir misin? Ona onu ne kadar çok sevdiğini ve ne kadar çok özlediğini gözlerinin içine bakarak demen mümkün mü?
- Yapamam.
- Sen Zaman’in da esirisin o halde…
-.............
- Şimdi şurada ikinci kez izlediğin filmdeki her karakter, yaptıkları herşeyi özgür iradeleri ile yaptıklarını düşünüyor olsunlar. Sen bu filmi ikinci kez izliyorsun. Her kişinin hangi zaman, hangi mekan ve hangi şartlarda, neler yapacaklarını, neler söyleyeceklerini biliyorsun. Biliyorsun ki herşey ama herşey daha önceden yazılmış bir senaryoya göre zorunlu olarak ilerlemekte. Filmi bir karesinde durdurup onlara şöyle diyebilir misin: “Sizin her yaptığınız ve yapacağınız önceden belli, özgür değilsiniz!” Sana inanırlar mı? Peki ya ben sana bu filmdeki karakterlerden biri de sensin desem, tersini bana kanıtlayabilir misin?
- İnanmazlar. Ben de inanmazdım. Ama şurası doğru ki, tersini kanıtlamam mümkün değil.
- O halde en fenası belki de Kader’in esirisin…



Felsefe tarihine sadece bir göz atmakla dahi, üzerinde en çok tartışılan, fikren kutuplaşmaların en fazla oluştuğu ve en çok yüceltilmiş kavramın, ÖZGÜRLÜK kavramı olduğunu görebiliriz. Özgürlük nedir? İnsanoğlu; doğa ve fizik kanunları, devlet, toplum ve ahlak kuralları, kader ve Tanrı karşısında, özgür müdür, değil midir? soruları düşünürlerin kafasını haylice meşgul etmiştir. Doğal değil midir? Tarih boyunca uğruna en fazla kan dökülen değil midir özgürlük? Nice şiirlere, şarkılara, hikaye ve romanlara, efsanelere ilham kaynağı olmuştur. Tarihin en başından itibaren uğrunda en değerliler feda edilmiştir; çünkü en yüksek değer bilinmiştir. Hemen hemen her düşün alanının temelindedir özgür irade: Ahlak, siyaset, hukuk, sosyoloji, psikoloji vb. Zaten o olmasa, bu alanlar da; temeli olmayan binalar gibi en ufak sarsıntıda yıkılmaz mı?
Çoğu düşünür özgürlüğü, tersi ispatlanamayacak bir dogma gibi kabul ederken bazıları ise ters giden bir şeyler sezmiş ve bu durumu akla uydurmanın yolunu zorunluluk ve özgürlük gibi birbirine özünde örtüşmeyen kavramlarla harmanlamada bulmuştur. Örneğin; Marxist felsefede özgürlük, toplumsal zorunlulukla özdeşleştirilmiştir. Bacon’ın "Doğaya boyun eğerek, ona (doğaya) egemen olunabilir." sözünden yola çıkan marxistlerin görüşüne göre; doğada zorunluluk olduğu gibi, toplum yasalarını yürüten de zorunluluktur. Aslında özgürlük diye bir şey yoktur ama bu zorunluluğu gören özgür olabilir.(!) “Istenç özgürlüğü, nedensellik bilgisine sahip olarak karar verme yetisinden başka bir şey değildir” diyor Engels, Anti-Dühring adlı eserinde. “Cehaletten kaynaklanan bu ‘emin olmama’ hali kişinin, – ki cehalet halindeki insan, sanki görünüşte birçok seçenek arasından özgür iradesi ile seçiyor gibi görünmesine rağmen- aslında egemenliği altına alması gereken nesnenin esiri olmasına sebep olur. Özgürlük; doğal zorunlulukların bilgisi üzerine inşa edilmiş, kendimize ve kendimiz dışındaki doğaya karşı kurduğumuz krallıktır.” Tıpkı kuzeyden güneye esen Yıldız’ın bilgisine sahip olmak kaidesiyle; sadece bu bilgiye sahip olmanın beni kuzeye götürmesini beklemek kadar çelişkili.
En genel anlamda, özgürlük; determinizm, fatalizm (kadercilik) ve oluşun zorunluluğunu savunan her türlü doktrinin antitezi durumundadır. Özgürlük kavramı, düşünürleri kabaca iki zıt gruba ayırır diyebiliriz. Birinci grup, kavramı ahlakın ve davranışların temeline koyarken (Epikuros, Descartes, Kant, Hegel gibi); ikinci grup, duyarlık gibi belirlenimler karşısında istencin (özgür iradenin) aşkınlığını reddeder (Demokritos, Spinoza, Diderot, Nietzsche gibi).

“Felsefecilerin iki kutpa ayrıldığı, iki farklı görüş vardır. Bir kısmı; ruhun iradesine kaderin kesinlikle hiçbir müdahalesinin olamayacağını bildirirken, diğerleri herşeyin kaderin belirlemesi ile bizim irademiz dışında gerçekleştiğini ve kaderin zorunluluğun gücüne sahip olduğunu savunurlar.” [Ciceron, Kader Üzerine, §39]

Işte bu ikinci grup düşünürler, tıpkı şeytanın avukatlığını üstlenircesine; tarih boyunca en çok yüceltilmiş kavramlardan biri olan özgürlük kavramı için “Bir illüzyondan ibarettir” derler. Spinoza, Ethica’da ve mektuplarında şöyle diyor: “Her tekil nesne (örneğin fırlatılan ve hareket halindeki bir taş), herhangi bir dış neden ve belirli bir kanun tarafından belirlenmiştir. Düşünün ki, bu fırlatılmış ve havada hareket halinde olan taşın bir bilinci olsun. Bu taş, kendi özgür iradesi ile havada yol almaya devam ettiğini düşünecektir. [Kendini fırlatan gücün bilgisi, onun bilgi yetisi dışında kaldığı için], kendisini özgür sanacak ve sadece istediği için hareket etmeye devam ettiğini düşünecektir. İnsanoğlunun övündüğü irade özgürlüğü bundan farklı değildir çünkü isteklerinin bilincindedir ama isteme halinin nedenleri konusunda hiçbir fikri yoktur. Aynen bu şekildedir ki; bir çocuk özgürce süt istediğini zanneder, veya öfkeli bir delikanlı özgürce intikam almak istediğini ve korkmuşsa kaçmak istediğini zanneder. Sarhoş özgür iradesi ile konuştuğunu zanneder, ki ayıldığında dediklerine pişman olur. Bir patavatsız, bir geveze veya bunlar gibiler, özgür irade ve kendi kararları ile davrandıklarını zannederler. Ve bu önyargı insanda doğuştan olduğu içindir ki bertaraf edilemez.” Spinoza ile birlikte insanın; fizik kanunları, toplum ve ahlak kuralları gibi tamamen dış etkenler yüzünden özgür olmaması dışında bir de üstüne üstlük, ilk nedeni hakkında en ufak bir fikri olmadığı İsteme halinin de özgür olmadığı fikrine gelip çatıyoruz. Örnekle, “Neden şu nesneyi istiyorsun?”, “Neden başarılı olmak istiyorsun?”, “Neden sevmek ve sevilmek istiyorsun?” gibi soruların cevapları türlüyken, “Neden istiyorsun?” sorusuna cevap bulamıyoruz. Belki de verilebilecek tek cevap: Çünkü insan, istemeye programlıdır olabilir. Programlanmış bir varlık olarak insanın, özgürlüğünden şüphe etmek yersiz midir?
1756 yılında Diderot’nun Landois’ya yazdığı mektup, sanki konuyu özetler biçimdedir:“ İyice yakından bakın. Göreceksiniz ki özgürlük sözcüğünün hiçbir anlamı yoktur. Özgür olan hiçbir kimse yoktur. Bizler genel düzene, eğitime, organizasyona, olaylar zincirine vb. bağlı olarak yaşarız. İşte karşı çıkılmaksızın tabi olduklarımızdır bunlar. Hiçbir zaman motifsiz bir davranış göremezsiniz, terazi üzerinde yük yoksa oynamaz. Ve bu motif her zaman kendimiz dışındadır.”
Doğa ve kanunları, Devlet, Toplum ve kuralları, Kader ve Tanrı karşısında insanın özgürlüğü gerçekten şüphe altında görünüyor. Gerçekten de herşey zorunluluk yasası ile işleyen bir mekanik düzenden mi ibaret ve insan da bu senaryoda kendi için yazılmış olanı mı oynuyor? Ve Nietzsche’nin dediği gibi “Özgürlük illüzyonunun kendisi dahi bu mekanik sistemin gerekli bir parçası” mıdır?

"Kaderle pençeleşmek savaş değildir, kendisiyle pençeleştiren yine kaderin kendisidir" Mevlana

27 Nisan 2010 Salı

Obama'nın Bilinmeyen Yüzü



Nisan 2009

Gündemde ister sosyal, ister siyasi; insan iradesinden bağımsız gerçekleşen doğal afetler (deprem, meteor vb.) dışında kalan her ne varsa, insanlar arası ilişkiler ile ilgilidir.
Gün içerisinde önümüze gazete, televizyon ve çevremiz vasıtasıyla Türkiye veya dünya çapında öne çıkan olaylar geliyor. Ondan sonrası, kendi hayat çerçevemiz içerisinde bizden uzak ya da bize yakın insanlarla alakalı; çok daha önemlisi kendimizin bizzat içinde rol aldığı insan ilişkilerine dair. Kısaca hayat dediğimiz şey birbirimizle olan küçük büyük paylaşımlardan ibaret.
Bana dair
Üzücü, sarsıcı, zorlayıcı, düşündürücü, sevindirici, kıymetli bir ilk üç ay yaşattı 2009 bana. Yepyeni insanlar; kısa veya belirsiz vadeli olarak hayatıma iştirak ettiler, ediyorlar. Ben de onların hayatına. Birbirimize dokunduk, tıpkı birbirine dokunan ve yeni yönler sunan bilardo topları gibi. Yeni şeyler bildim… Bir matematik denklemine aylardır bakmasına rağmen işin içinden çıkamayan bir bilim adamının bir akşamüstü, öylesine bir akşamüstü, çıkış yolunu mucizevi bir şekilde görebilmesi gibi. Bana gösterdiler. İşaret parmaklarını ‘Oraya’ yönelttiklerinde, ben de sadece o parmağa bakmayı değil gösterdiği yöne bakmayı seçtim. Ümit ederim ben de onların hayatındaki vazifemi yerine getirdim. Bu düalist düzende, herkes birbirine hizmet ediyor, ve kimse dışında kalmıyor.
Bize dair
Öğrendiğim bir şey; ister iş ilişkilerinde olsun, ister arkadaşlık, sevgili veya evlilik; herbirimizin kendine has bir ritmi olduğu. Evrende her cismin bir ritmi var. Örneğin; Dünya ile Merkür’ün aynı ritim ve hızla güneşin etrafında döndüğüne inanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Dünya kendi başına bir insan olsaydı, Merkür’e bakıp “Bu adam gerçekten de yerinde sayıyor” diyebilirdi. Kendi etrafında dönüş hızı o kadar düşük ki, Dünya’ya ‘göre’ duruyor gibi.
Biz insanlar da; kategorize edilmesine imkan tanınmayacak kadar bireysel ritim farklarına sahibiz. Kendi kendimize yaşayacak olsak belki sorun yaşamazdık ama dediğim gibi hayat dediğimiz şey insanlar arası paylaşım ve iletişimden kurulu.
Bu güzel evren pistinde, beraber dans etmeye karar verdiğiniz, hiç tanımadığınız bir insanla neler yaşayabilirsiniz?
Eller kavuşur, bedenler yapışır ve müzik başlar; hem sizin zihninizde, hem onunkinde. Onun duyduğu ve ayak uydurduğu müzik ile sizin duyduğunuz ve uyum sağladığınız müzik bambaşkadır. Sonra notalar, ölçüler birbirine girmeye başlar. Haliyle ikinizin başlangıçta duyduğu müzik başkalaşmıştır. Başkalaşan müziğe ve ritme, her ikiniz de, bugüne kadar bildiğiniz şekilde ayak uydurmaya çalışırken birbirinizin ayaklarına basarsınız. Birbirinizi düşürecek noktaya bile gelirsiniz. Ama eğer, sadece eğer… Sabretmeyi tercih ederseniz, belki 1 ay, belki 1 sene sonra, oluşan o yepyeni müziğe ve ritme ayak uydurursunuz. Simetrik olarak partneriniz de uymaktadır. Özgürce seçilen bir zorunluluktur simetrik uyum. Uyumun ne kadar sürede geleceği meçhuldür.
Sabır en büyük erdemlerdendir.
Sabır sonuca değil sürece odaklıdır.
Sabredemediğimiz için olası tüm mutlulukları ıskalarız. Mutsuz olduğumuzu hissettiğimiz tüm limanlarda, biz orayı terkettikten sonra, ne büyük mutlulukların yaşandığı kurgusuyla ıstırap çekeriz.
Oysa ki her liman birbirinin aynısıdır biz terkettikten sonra. Hiçbir zaman daha iyisi gelmez. Bitirilmeyi bekleyen yarım kalmış romanlar görürüz geçmişimizde, geriye bakınca hep aynı sayfada bıraktığımız. O yüzden her başlangıç daha sıkıcıdır. Sabredip bitiremediğimiz hikayelerin başlangıçlarıdır, yeni başlangıçlar.

(Başlık da sadece ilginizi çekmek içindi)

21 Nisan 2010 Çarşamba

BENCİLLİK...Kutsanmalı mı, Lanetlenmeli mi?



İndigo Dergisi
Ağustos 2009

Bana veya bir başkasına ‘Bencil’ dendiği zaman bir tebessüm belirir yüzümde. Gülünç bulurum çünkü bu ağaca ‘Yaprakların var’, kediye ‘Kuyruklusun’, balığa ‘Karada yaşayamazsın’ demek kadar saçmadır. Türün tüm bireylerine has olduğu sugötürmez olan bir özelliği, tikel önermeymiş gibi sunmak, yeni bir bilgi veriyormuş gibi yapıp da aslında hiçbir şey söylememek. Boş konuşma ve totolojiden oldum olası hazzetmedim.

Evet, her insan bencildir. Fakat bu özelliğin her bireyde, tıpkı saç gürlüğü gibi, az veya çok yoğunlukta olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öyle insanlar vardır ki sadece diğerleri için yaşıyor gibi görünürler. Egoizmin tersi olan altruizm için; bir başkasının esenliğinin, mutluluğunun çoğalması adına kendininkini hiçe sayan davranışlar bütünü diyebiliriz. Yalnız birçoğumuzun farkında olduğu bir gerçek varsa o da en büyük altruizmin temelinde dahi bencilliğin yattığıdır. Diğerlerinin duyduğu mutluluktan alınan keyif yine kişinin kendisine aittir. Başkalarını harcayarak alınan zevkten çok daha fazla insanlığa hizmet ettiği ve vicdanla uyumlu olduğu da muhakkaktır fakat diğerleri ya da vatan-millet için gösterilen fedakarlığın içimizde sarhoş eden bir zevk hali yaratmadığını söyleyebilecek biri olmasa gerek…

Altruizmin temelinde yine öz çıkar oluşuna bilim de değinmiştir. Darwin, türlerin kökeniyle ilgili çalışmaları esnasında, toplumsal yaşamı seçmiş tüm hayvanlarda, grup içindeki bireylerin genel yarar için çalıştığını farkeder. Haliyle bu gözlem, hayatta kalmak için birey yararının esas olduğu savına ters düşer. Nitekim bilim adamı, doğal seleksiyonun bireyler arasında bazı fedakarlıkları tetiklediğini, bunun da grubun üreme potansiyelini arttırdığını ileri sürer. Kıssadan hisse, ‘Ben’in varlığının garantisi, ‘Diğerleri’nin varlığını sürdürebilmesine bağlı olduğundan dolayıdır ki, fedakarlıklar ve dayanışma söz konusu olur. Bir çeşit ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgememe’ özverisi altındaki bencilliğin sadece insana has bir durum olmadığı anlaşılıyor.

Her taşın altında ‘Ben’in oluşu, bilincin kendiliğinden ulaştığı mutlak hakikatın öznenin kendisinde olduğu ve öznenin (Ben’in) dışındaki herşeyin olasılıktan başka hiçbir şey olmadığı düşüncesi; Descartes’ın cogito’sundan yola çıkıp, Varoluşçuluk’tan geçip günümüzde evrensel felsefe diye de adlandırılabilecek, kuantum teorisi ile el ele giden dünya görüşüne kadar vardı: ‘Etrafımda gerçeklik dediğim herşeyin ölçüsü Ben’im!’

Ruhsal evrimin tamamen bireysel olduğuna inanan her türlü felsefe haliyle ‘Ben’i, eski dünya görüşünün Tanrı’yı yerleştirdiği makama oturtuyor. Öyle ki artık evrensel felsefeyi sunduğunu iddia eden metinlerde aşağıdaki gibi altın kurallara rastlıyoruz:

“Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur.”
“Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme” (!)
“Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde, asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma.”
“Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin.”
“Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir.” vs. vs.

Hakikate varış yolunda bireyin yalnız olduğuna, ona bu hakikati hazır olarak kimsenin sunamayacağına, dolayısıyla bir kişi tekamül yolunda ilerlerken ve hayatına dair seçimlerde bulunurken ona müdahale edilmemesi gerektiğine ben de yürekten inanıyorum. Bu yüzden ne kendi değerlerimi bir başkasına empoze etmeye uğraşıyorum, ne de bir başkasının ideal insan tasarımını bana benimsetmesine izin veriyorum. Fakat “Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin” diyen bir dünya görüşüne kendimi yakın hissedemiyorum. Bu sebeptendir ki ne zaman hat safhada bencil, paylaşmaktan ve yardımlaşmaktan uzak duran, diğerlerinin esenliğini kendi esenliğiymişcesine gözetmeyen, ‘Benden sonrası tufan’ veya ‘Kimsenin mutluluğu için kendi mutluluğumdan en ufak miktarda özveride bulunamam’ diyen insanlara sempati duyamıyor hatta itiraf etmem gerekir ki acıyorum.

Özgürlük, sadece kendini seçiş değildir.

Bu gerçeği dillendirmesi için, Jean-Paul Sartre’ın ‘L'existentialisme est un humanisme’ (Varoluşçuluk bir insancılıktır) isimli konuşmasından bir bölüme başvuruyorum:

“İnsan kendi kendini seçer dediğimizde, her birimizin kendi kendini seçmesini anlıyoruz. Ama insan kendini seçerken, bütün insanları da seçer. Olmak istediğimiz kimseyi yaratırken, herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız. Hiçbir edimimiz yoktur ki, olmasını zorunlu saydığımız bir insan tasavvuru doğurmasın bize. […] seçişimle, yalnızca kendimi bağlamış olmakla kalmam, herkes adına tevekkülü salık vermekle bütün insanlığı da bağlamış olurum. […] Bağlanan ve yalnızca olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucu olarak bütün insanlığı seçen kişi, o derin ve tümel (küllî) sorumluluk duygusundan kurtulamaz.”

Kurtulmamalıdır da…

20 Nisan 2010 Salı

İyi ile Kötü Arasında



İndigo Dergisi
Şubat 2007

Birçoğumuzun “Cehalet en büyük günahtır” şeklinde bildiği, Socrates’in ünlü önermesi; bu şekliyle bile denmek istenenin özünü tam olarak vermediğinden dolayı “Bilgisizlik en büyük erdemsizliktir” şeklinde okunmalıdır. Fark eden nedir bu şekliyle?
Cehalet kavramı bilimler alanına işaret eder gibidir. 'Cahil insan' nitelemesi; okuma yazma bilmeyen, yaşadığı çağda olan bitenden bihaber, genel kültürden yoksun, genel görgü kurallarına yabancı, tarih, siyaset, fen, edebiyat vs. alanlarında tamamiyle bilgisiz; dolayısıyla toplumun geneline ayak uyduramayan kişi anlamında kullanılmaz mı? Sırf bu sebeple, cehalet kelimesi Socrates’in demek istediğini vermez. Ondaki bilgisizlik durumu, İyi ile Kötü’nün anlamının, bunların birbirlerinden farkının bilinmemesi halidir; bu bir farkındalık sorunudur. Nitekim ona göre bilgisizlik hali erdemsizliği beraberinde getirdiği için, bilgililik hali erdemi beraberinde getirir. Ve şöyle der: “Bilen hiçbir kimse kötülük yapamaz.” Kişi bir kötülük yapıyorsa gerçekten ne yaptığını bilmiyor demektir; çünkü bilseydi yapmazdı.
Socrates kelimenin tam manasıyla bir Etik kuramcısıdır. O, doğa bilimi gibi diğer objektif bilgi alanlarını başkalarına devretmiş, kendini tamamen özneyi yani insanı keşfetmeye adamıştır. “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” derken ise, işte tam da bu objektif bilim alanlarında türlü kuramlar geliştirmeye çalışan, “Biliyorum” diyen insanlara bir ironi yapmaktadır. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, sadece kendinizi bilebilirsiniz. Böylece, “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” ile “Bilgisizlik en büyük erdemsizliktir” önermeleri çelişmez, çünkü ikincisi tamamen etik bir değerlendirmedir.
Oldukça iyimser bir tavırla, bilen kişinin asla kötülük yapmayacağına dair söylenen bu sözler genel çerçevede Antik Yunan ahlak felsefesinin temelinde yatan bilinci de özetler. Bu sebeple, Antik Yunan bilincinde 'Günah' kavramı yoktur. Günah kavramı olmadığı için, bilmiyor olmak günahı değil hatayı (hamarthema) doğurur. Bir kişinin günah işlemesi sadece ve sadece iyi ile kötü arasındaki farkı biliyor olması ve buna rağmen kötülük yapıyor olmasıyla mümkündür. Socrates’teki bilen kişinin de asla kötüyü seçmesi mümkün olmayınca, doğal olarak günah kavramı yok olur. Bu anlamda Antik Yunan ahlak felsefesi oldukça naif bir tavır sergiler çünkü insanoğlu öyledir ki, iyi ile kötü arasındaki farkı mükemmel bir şekilde bildiği halde kötüyü seçebilir.
Bu açıdan, Hristiyanlığın doğuşu ile birlikte gelişen Hristiyan teolojisi ve felsefesi insana çok daha realist bir bakış açısı ile yaklaşır. Semavi dinler, insanın ne yaptığını bilse dahi kötülüğü seçebildiğinin farkındadır. O yüzden ölçü biliyor olmak değil, istiyor olmaktır. İyi olanı yapmak, kötü olanı yapmamak istemek. Yaptığının ahlaki açıdan kötü olduğunu bilen kişi, dinlere göre günahkardır ve pişmanlık hissetmediği sürece de günahkar olarak kalır. Nitekim pişmanlık hali de, yaptığının ne olduğunu bilen insana mahsustur ve Tanrı da sadece pişmanlık hissedenin günahlarını affeder.
İşte dinlerin getirdiği ahlak anlayışı da, geride hiçbir boşluk bırakmadığını iddia edercesine katı sınırlarla ayırmıştır bu insanlık durumunu: kötülük yapmak istemek veya istememek. Fakat burada bile gözden kaçan ve bu son tespiti de aşan başka bir durum farkedilebilir. Kötülüğün ne olduğunun tamamen bilincinde olarak ve kötülük yapmak istemememize rağmen, sonrasında bizi vicdan azabından öldüren şeyler yapmaz mıyız hayatta? Bir başkasının özgürlüğünü, hakkını gaspettiğimizi bilmemize ve yapmakta olduğumuz şeyin sonucunda diğerini ne kadar yaralayabileceğimizi düşünebilmemize rağmen; sanki dıştan bir güç bizi alır götürür. Ne kadar yüksek bir ahlaki bilince, üstün değerlere, o ana kadar hatasız yaşanmış bir ömre sahip olsak da; sanki hipnoz altına girmişcesine davrandığımız olmaz mı? Hatta sonrasında “Sanki ben, ben değildim” derken buluruz kendimizi… “Hiçbir kötülük yapmak istemememe rağmen, ben bunu nasıl yapabildim?”
Her insan bir diğerine kapalı bir kutudur. Bir ömür boyunca tanıdığımızı iddia ettiğimiz insanların dahi neyi neden, hangi duygu halinde ve hangi şartlarda yaptığına hiçbir zaman emin olamayız. Belki de sadece bu sebep bile; birbirimizi yargılamaktan vazgeçmeye, affetmeyi öğrenmeye ve hoşgörü ile kucaklamaya yeterlidir.

16 Nisan 2010 Cuma

Bir Hikaye Neleri Değiştirebilir?


Felsefeekibi Dergisi
Mart 2009


‘Önemli olan beden değil, ruh güzelliği’… Ne kadar çok duyduğumuz bir cümledir.

Beden ve ruh… İçinde birer karşı kutup olduklarına dair güçlü bir inancın yuvalandığı, birini arzulamanın sığlık, diğerini övmenin erdem sayıldığı bu bertaraf edilmesi zor anlayış nasıl oluştu? İnsanın bir bütün olduğu gerçeğini, sadece ve sadece kurgusal bir çabayla iki parçaya ayırıp, karşı karşıya koymak nelere sebep oldu? Ve bu ikilik neye hizmet etti tarih boyunca?

Başımızı sadece batı düşünce dünyasına çevirdiğimizde, ilk günahı bedene bağlayan ve bedenin tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu vurgulayan Hristiyan öğretisinden çok önce bu düalitenin oluştuğunu görüyoruz. Bedenin ruhun hapishanesi olduğu ve ruhun esenliği için ondan kurtulmamız gerektiği düşüncesini belki de en net biçimde dile getirmiş olan Platon, bu düşüncesini Phaidon adlı eserinde şöyle ifade ediyor:

“Öyle görünüyor ki bizi amacımıza ulaştıracak olan ölümdür çünkü arayışımız boyunca bedenin ruhla birleşik halde olması ve ruhun böyle bir kötülüğe maruz kalmasından dolayı istediğimiz şeye, yani hakikate ulaşamayız. Bedeni doyurma zorunluluğu bir yana onunla birlikte birçok hastalık da gelir. Hakikati arayış yolculuğumuzda bize ayak bağı olur. Aşk, arzu, kaygı, kuruntunun her çeşidi, sayısız aptallıkla bizi öylesine doldurur ki onun yüzünden hakiki anlamda düşünemez hale geliriz. Savaş, anlaşmazlık ve kavgaların sebebi bedendir çünkü mal mülk biriktirmek için savaşırız ve mal mülk biriktirme ihtiyacının kaynağı odur. Ona hizmet ederken, onun kölesi oluruz. En kötüsü bizi serbest bıraktığını sandığımız ve hakikati sorgulamaya başladığımız anlarda bile müdahale eder, sıkıntı ve karmaşa yaratır, doğruyu yanlıştan ayırabilmemizi engeller. Bir şeyin saf bilgisine ulaşabilmek için bedenden ayrılmamız gerektiği kanıtlanmıştır. Görünen o ki bilgeliğe öldükten sonra ulaşabiliriz, (beden içinde kaldığımız) bu hayatta değil.”

Tüm batı felsefesinin Platon’a düşülmüş bir dipnot sayılabildiğini de hatırlayarak, ruhun iyi bedenin kötü olarak nitelendirildiği bu Platoncu görüşün, dinlerin de onu benimsemesiyle, ahlak anlayışımıza da korkunç bir şekilde nüfuz ettiğini görüyoruz. Kurtulunması gereken bir şey haline dönüşen beden haliyle bir utanç kaynağı. Başka sebeplerden dolayı hissettiğimiz utanç duygusu bile; rüyalarımızda kalabalık içinde, tüm gözler size çevriliyken çırılçıplak kalma haliyle ifade buluyor. Acı çekenin ruh, haz duyanın beden olduğuna dair oluşan çarpık bir düşünceyle; keyif ve zevk veren hemen her şey bizde bir suçluluk duygusu yaratmıyor mu? Arzularımızın, meydan okuyamayacağımız kadar büyük kudreti ile vicdan azabının kırbacı arasında ıstırap çeken insan bu kısır döngüden nasıl kurtulabilir?

Platon’un Hakikat’ten anladığı bizim dışımızda olan bir şeydi. Bu hakikate ulaşma yolunda bedeni bir engel değil; onsuz hakikate asla ulaşamayacağımız bir vasıta olarak yüceltseydi, bugün nelerin farklı olabileceğini düşünmekten alamıyor insan kendini.

Bedene giriş, İbrahimî dinlere göre; iyinin ve kötünün bilgisinin ağacından meyve yemek suretiyle Tanrı’nın yasağını çiğneyen Adem ile Havva’ya verilen bir cezaydı. Eğer bu dinler başlangıçta; mutlak iyi olan ruhun, kendisinin ne olduğunu deneyimleyebilmesine olanak sağlamak adına, onun mutluluğu için, düalist bir madde evren inşa eden bir Tanrı’yı anlatan hikayeler üretseydi ne olurdu? Özümüzde barındırdığımız tüm erdemlerin farkındalığı için bedenlenmeyi, bir düşüş yerine bir yükseliş serüveni olarak okusaydık… Yasaklarla cezalandıran değil, olanaklarla ödüllendiren, kucaklayan bir Tanrı’nın evreninde ruh ile bedenin bir bütün olduğu bildirilseydi… Ruhsuz bedenin boş, bedensiz ruhun kör kalacağını bilseydik… Başlangıçtan günümüze, binlerce yıl sonunda dilden dile, toplumdan topluma bu şekliyle aktarılmış olsaydı, nasıl bir yaşam sürüyor olurduk?

Sayesinde deneyimleyebildiğimiz bedenimizin; kendisine eziyet edilmesi, kendisinden utanılması ve hakikate varabilmek için yok edilmesi gereken bir ‘Fazlalık’ olduğu yalanını benimsemiş bu bilinç düzeyinden ayrılmaya karar verdiğimiz gün, hakikat yoluna girdiğimiz gündür.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Cennet De Burada, Cehennem De!



Mayıs 2008
İndigo Dergisi

‘Şeytanın işi olmayınca kuyruk tartarmış’ diyesi geliyor insanın, İskandinav ülkelerinde patlak veren Cehennem tartışmalarını okuyunca. Halbuki kuzey Avrupa ülkeleri hem ekonomik hem de sosyo-kültürel açıdan dünyanın zirvesinde. İşsizler ülkeleri olmadıkları her hallerinden belli.

Medeniyetin ideal bir hali varsa, belki de ona en yaklaşmış toplumsal düzene sahip üç dört ülkesi, yarar-zarar derecesi belli olmayan bir konuyu ciddi ciddi tartışıyor. Madem onlar tartışıyor, kalkınmakta olan bir ülkenin ferdi olarak onları takip ediyor ve kendime soruyorum: ‘Cehennem var mıdır?’

Önce neler denmiş, neler yazılmış hatırlamalı. Tartışma, Norveçli papaz Odd Bondevik tarafından ortaya atılan ‘Cehennem yoktur’ iddiasıyla başladı. Danimarka'daki rahipler, İncilde cehennem ile ilgili bir açıklamanın yer almadığını söyleyerek destek verdiler. Bunu duyan papaz Anders Dalgaard, her şeyin zıttıyla var olduğunu düşünüp ‘Cehennem yoksa, cennet de yoktur’ dedi.

İskandinavya kaynadı. En sonunda halk ‘Madem cehennem ve cennet yok, Tanrı’nın varlığını da tartışalım. Tanrı varsa neden savaşlar, açlık ve yoksulluk var’ dedi. Yetmedi anket yapıldı ve 1200 kişi arasında yapılan anketin sonucuna göre yüzde 70 ‘Cehennem kalkmasın’(!), yüzde 30 ‘Kalksın, kalksın’ dedi.

Konunun bu içler acısı ya da gülünç halini bir kenara bırakırsak, cehennemin varolduğuna dair güçlü inancın, insan türünün tekamül yolunun en alt seviyesinde olan bireylerinin sebep olabilecekleri vahşeti engellemesi açısından işlevsel bir yararı vardır. Cehennem tasarımı o kişilerin gerçeği olduğu sürece, yapmayı istedikleri birçok şeyi hayata geçirmezler. Bu da güvenlik ve esenlik açısından bir faydadır.

Fakat işlevselliği düşündüğümüz anda pragmatik bir düşünce sistemi içerisindeyiz demektir. Oysa iman ile pragmatizm (faydacılık/çıkarcılık), bırakın birbirlerini açıklamalarını, aynı cümlede geçmeleri dahi özü itibariyle yanlış olan sözcüklerdir. Pragmatizm belli bir nedensellik ilkesine göre işler. ‘Faydalıdır, o zaman olmalıdır’. Bu akla dayanan ilke ile akılla en ufak bir ilintisi olmayan imanı açıklamak, yemek tarifi ile insan ilişkilerini açıklamaya benzer şekilde anlamsızdır.

İman, inanmaktır. Ve bir şeye absürt olduğu için inanırsınız. Nasıl mı? İki artı iki’nin dört ettiğine inanmaz, bunu bilirsiniz. Akıldır bunu gören. Akıl inanmaz, bilir. Absürt olan bir şeyi bilmezsiniz. Zaten cümlenin kendisi akıl yapımıza terstir. Mantıksızdır. Absürt olanı bilmez, absürt olana inanırsınız. İnanmayı seçersiniz. Tıpkı şu anda olan, varolan herşeyin bir başlangıcı olması gerektiğini bilen aklın, Tanrı tasarımını hiçbir yere yerleştirememesi gibi. Bocalayan akıl, su altında nefes alacak bir yer bulamayıp bayılırcasına, yerini kalbe bırakır.

Kabaca işleyiş biçimleri açısından iki özne var önümüzde. Bilen akıl ile inanan kalp. İnanan kalbin konusu olan iman, hiçbir şekilde mantık kuralları çerçevesinde tartışılamaz. Tıpkı İbrahim’in Tanrı’dan aldığı emirle oğlunu kurban etme kararı öncesinde halkına danışamadığı gibi. ‘Etsem mi? Etmesem mi? Sizce hangisi mantıklı?’ ‘Herşeyin iyiliğini isteyen Tanrı benden bunu dileyebilir mi?’. Bu cümleler İbrahim’in dudakları arasından dökülseydi imanın dışına düşerdi. Nitekim inanç tüm tartışma ve diyaloglara kapalıydı.

Sonu ‘Biliyorum’ ile biten cümleler her zaman tartışmaya açıktır. Tersini ve düzünü, kanınızın son damlasına kadar savunabilirsiniz. Ve buna hakkınız da vardır. Ve doğru olanı bulma yolunda bu bir gerekliliktir. Halbuki sonu ‘İnanıyorum’ ile biten cümleler, doğası gereği tartışmaya kapalıdır. O halde ben de ‘İnanıyorum’lu cümlelerimi düşünüyorum.

İnanıyorum ki, cehennem ve cennet kendi kendilerinde olan şeyler değildir. Orada bir yerlerde cehennem ve cennet yoktur. Cehennem ve cenneti her gün, her an biz kendimiz yaratırız. İnanıyorum ki bunları, absürt de olsa, kendimiz bu dünyada bedenlenmeden evvel seçmişizdir. Özgür irademizle seçtiğimiz bir zorunluluktur yaşam dediğimiz. Hangi kadehten, neyi içeceğimize karar veririz. Fakat bir kere yudum dudaklarımızdan geçtikten sonra geri dönüş yoktur. İnanıyorum ki cehennemi yaşatırız kendimize, kendi ipimizi kendimiz çekeriz. Cenneti yaşadığımız zaman farkını bilmek için.

İnanıyorum ki aynı anda herşey hem bu dünya üzerinde, hem de diğer taraftadır. Ve aslında bu dünya ve öte dünya bir ve aynı şeydir. Nasıl mı? Nasıl’ı anlatan akıldır fakat bu konuda aklın yeri yoktur.

6 Nisan 2010 Salı

İdealler Peşinde

Kasım 2007

Cömertlik, tevazu, yardımseverlik, sabır, hoşgörü gibi insanî erdemlerin yüceltildiği kısa hikayeleri oldum olası çok severim. Bunlar evrensel değerlere atıfta bulunan, içimizdeki ‘insanı’, günlük hayatın kayıtsızlığından on saniyeliğine de olsa uyandırmaya çalışan; bizi düşündürüp, kalbimize dokunan hikayelerdir. Çoğu zaman Lao Tzu, Konfüçyus gibi uzak doğu düşünürlerinin hikayeleridir bunlar, bazıları tamamen masal havasındadır… Ama her birinin amacı hikmete ulaşmaktır, okuyanı bilgeliğe bir adım yaklaştırmaktır.
İnternetin de yaygın bir şekilde kullanılmasıyla bu öykülerden daha çok örnekler maillerimize düşmekte. Birçoğu zamansızlığımızdan veya kayıtsızlığımızdan okunmadan silinir gider. Bazı öyküler defalarca okunmayı hakedecek güzelliktedir, bir göz atılmadan silinip gitmesi üzer beni. Ama bazıları vardır ki, yazının sonunda “Bu maili tanıdığınız 20 kişiye yollarsanız 20 dakika sonra hayatınız harika olacak; yoksa 20 sene şanssızlık ve keder içinde yaşayacaksınız, yolda yürürken kafanıza 20 tane meteor düşecek, 20 katlı bir binanın tepesinden 20 km hızla yere çakılacaksınız” gibi ifadeler gördüğünüz anda mideniz bulanır ve doğal olarak bir daha hiçbirini açasınız gelmez.
Yine ders verecek bir hikaye veya şiir olduğu başlığından belli bir mail… Diğer insanlara da bu maili göndermemi zorunlu tutan tehditlerden de yok. Kısa bir yazı… Bir benzetme yoluyla aşina olduğumuz bir kavramın ideal çerçevesi çiziliyor:
İki gözünüzün arasındaki ilişkiyi bilir misiniz?
Beraber açılır, beraber kapanırlar…
Beraber hareket ederler aynı yöne doğru.
Beraber ağlarlar,
Beraber görürler herşeyi ve
Beraber uyurlar… Birbirlerini hiç görmeseler de.
Işte DOSTLAR da aynı onlar gibidir.
Pek tabii ilk tepki olarak “Ne de güzel yazmış, ne de güzel tarif etmiş dostluğu” dedirtir böyle yazılar içinizden. Sonra yanınızdakine bakarsınız, dostunuz dediğiniz kişi. Bu tarife uydurmaya çalışır da çalışırsınız; beraber yaşadığınız, paylaştığınız ne kadar güzel olay varsa onları hatırlamaya çalışmak suretiyle. Bu tablonun içine kendi ilişkinizi sokmaya çalıştıkça, bilinçaltından birçok uymayan hatıra da yeryüzüne çıkarken onları da yok saymaya uğraşırsınız. Sonunda haliniz küçük bir yastık kılıfına, ondan hayli büyük bir yastığı sokmaya çalışmaya benzer durumdadır. Bir yerinden yerleşir, uyarken; diğer taraftan dışarı çıkar. Doğal olarak sonunda pes edersiniz. “Benim dostum yokmuş” diyecek kadar karamsarlaşabilirsiniz de…
Yazıyı tekrar okumanızı tavsiye ederim, ne var bu yazıda? Bir tanım var, daha doğrusu 'İdeal bir kalıp' var dostluk için.
Her kavramın, bir yerlerde (yeryüzünde?-göklerde?) bir ideal hali olduğuna bizi inandırmaya çalışan bir akıl yapısına sahibiz. Sahip olduğumuz veya olmak istediğimiz soyut-somut herşeyin, aklımızda ideal yani kusursuz, mükemmel kalıbı oluşmuştur. Ideal ev, ideal aile, ideal iş, ideal eş, ideal arkadaş… Bu liste uzar da gider. Akıl bize öyle bir oyun oynar ki, ideal olanın [ideal: düşünsel olan. Felsefede (Platon), edimsel ve fiilî olmayan] varoluşsal olarak bir gerçekliği olduğuna inandırır. Orada bir yerde; elle tutulur, gözle görülür şekilde mükemmel olan bir kadın/erkek, bir arkadaş, bir yaşam vs. varmışcasına, sahip olduklarımızı onla kıyaslar ve karamsarlığa düşeriz.
İdeal dediğimiz esasında kafamızın içindeki bir düşünce kalıbından başka bir şey değildir, herhangi bir edimsel gerçekliği yoktur. Oluşturduğumuz her türlü kurgusal tasarımdan (tek boynuzlu at, zümrüdüanka, periler, kurtadamlar vs.) hiçbir farkı yoktur. Tasarımlardan ibaret olan idealler ile gerçek olanları kıyaslamak da yapılabilecek en büyük hatalardandır.
Insani erdemleri tekrar gündeme getiren, onları bize hatırlatan ve yeniden canlandırmaya çalışan hikayelerden ayırıyorum bu yazıları. Gerçek olan herşeyin, bir mükemmel biçiminin gerçekten varolduğunu bize kabul ettirmeye çalışan bu tip yazı ve söylemler, bizleri mutsuz kılmaktan başka hiçbir şeye yaramaz.
Mucize, mükemmel olanı aramak, bulmak ve sevmek değildir; mucize hatalarına, eksiklerine rağmen sevebilmektir.

4 Nisan 2010 Pazar

Hayalet Düşman: Kaygı


Ekim 2007

İnsan da dahil olmak üzere, yeryüzünde yaşayan tüm varlıklar bir temel içgüdüye tabi olarak yaşarlar: Varlığını muhafaza etme. İkincil sayılabilecek üreme ve çoğalma içgüdüsü dahi bu ilk ve temel içgüdüden türer: Türün varlığını sürdürme arzusu, esasında Ben’in muhafazasının gayretinin sonucudur. En genel anlamda hayvanlarda; hava, su, yemek, uyku gibi temel yaşam ihtiyaçları ile bu ihtiyaçların karşılanması şeklinde tezahür eden bu içgüdü, insanda çok daha karmaşık bir yapıya bürünür.
“Birşeyin kendi varlığını koruması ve sürdürebilmesi adına giriştiği çaba; bu amaca var gücüyle doğal eğilim ya da etkin ilke” olarak tanımlanan Conatus kavramı, Hobbes ve Spinoza gibi düşünürlerin, tüm duygu ve davranışların temeline koyduğu kavramdır. Bu çaba doğrultusunda varlığına tehdit teşkil eden başka bir varlık karşısında korku duymak hem hayvana, hem insana özgüdür; bu durumda karmaşık olan, çözülmesi gereken hiçbir şey yoktur. Zarar vereceği apaçık olan herhangi bir şey karşısında duyulan korku ve bu korku doğrultusunda kaçma veya saldırma, hayatta kalma mücadelesinin zorunlu sonucudur.
Fakat hayvanda olmayan ve tamamen insana has olan, belki de mantıksız ama gerçek bir şey vardır: Ortada olmayan, varolmayan bir şeyden duyulan korku… Yani, kaygı. Kaygı, insanın akıl yapısının bir işlevi olan neden-sonuç bağıntısı ile muhayyilesinin sonucu olarak ortaya çıkan bir duygu halidir. Benzer nedenler, benzer sonuçlar doğurabilir ilkesiyle tedbirli yaşamak; eğer o belirli nedenler, varlığı tehdit eden sonuçları doğurmuşsa, ileride benzer nedenlerden kaçınmak son derece makul görünür bize. Ama bazen hayalgücümüzün o kadar esiri oluruz ki, hiç de varolmayan bir sebebi yaratır, ve ondan kaçarız.
“Ya başıma/başına bir şey gelirse”, “Ya başarısız olursam”, “Ya beni üzerse”, “Ya yalnız kalırsam”, “Ya terkedilirsem”… Bunlar hiçbirimize yabancı olmayan düşünce kalıplarıdır. Bu düşüncelerin altındaki temel duygu kaygıdır… Gerçekleşeceğine dair en ufak bir kanıt olmayan şeylerden kısacası OLMAYAN şeylerden duyulan korku. Bu kaygı doğrultusunda hareket eden insan bazen saldırır, çoğunlukla kaçma eğilimi gösterir. Sonunda, ironik bir şekilde; kaçtığı şeye kendini kendi elleriyle teslim eder.
Çağımızın insanının belki de en büyük kaygısı, dışlanma ve yalnız kalma kaygısıdır. Aşağılanmak, horgörülmek, küçük düşürülmek veya kullanılmak, kalbin kırılması ve nihayetinde terkedilmek; deneyimlemekten en çok korktuğumuz şeylerdir… Çünkü bunların sonucu dışlanmışlık ve yalnızlıktır.
Örneğin; yaşadığı birkaç ilişkinin sonucunda, birine bağlandığı zaman önünde sonunda kullanıldığını, aşağılandığını, üzüldüğünü, ve benzeri duyguları yaşadıktan sonra yalnız kaldığını gören bir kişi; hayatına kimseyi sokmama eğilimini gösterecektir. Çünkü karşısında beliren her yeni kişi, mutluluğuna, huzuruna kısacası varlığına bir tehdit olarak algılanacaktır. Halbuki o kişinin bir tehdit unsuru olduğuna dair en ufak bir kanıt yoktur. Başka deyişle “Kendisinden korkulacak bir nesnenin varlığı yoktur.” Nesnesi hayal ürünü olan kaygı, nesneyi ironik bir şekilde kendi elleriyle gerçekleştirmiştir: Kişi üzgün ve yalnızdır.
Mutsuzluğumuzun sebebi korkularımız değildir, korku tüm canlıların tabiatı gereği bağlı olduğu “Varlığını sürdürme içgüdüsü”nün zorunlu bir savunma mekanizmasıdır. Kederimizin sebebi kaygılarımızdır, varolmayan şeylerden duyduğumuz korkularımız bizi felç eder. Zaman ve mekanın bir noktasında hem sıkışmış, hem de kaybolmuş halde bekleriz.
Hayat risklerle doludur. Bugün evinden çıkarken kaç insan yaralanacağını ve öleceğini bilir? Bilse evinden çıkabilir mi? Bizleri evlerimizden dışarı, hayata çıkaran; bize bir şey olmayacağı bilgisi değil, bize bir şey olmayacağına dair güçlü inancımızdır. Bu inancı yitirdiğimiz ve kaygılarımıza yenildiğimiz gün, esasında öldüğümüz gündür.
Geleceğe dair oluşturduğumuz “Ya şöyle olursa, ya böyle olursa” şeklindeki düşünce kalıplarımız, çıkış noktası itibariyle yanlıştır. Çünkü gelecek yoktur, adı üstünde o gelecektir.
“Hayat bir gündür, o da bugündür”… Kaygılarımıza teslim olduğumuz her gün, yaşanmadan geçmişe gömülür.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Ne yapmalıyım?

“Ne yapmalıyım?” diyordu arkadaşım… Demek istiyordu ki; seçenekler arasından, hangi insanı, hangi işi, hangi teklifi, kısacası hayat denen yolculukta önüme çıkmış olan yollardan hangi yolu seçmeliyim?
Benim için ne kadar değerli! Bunu o da çok iyi biliyor, onun için ona layık olanı seçeceğime ve onu doğru yönlendireceğime, kendi adı kadar emin. Değerlerime, değerlendirmelerime güveni tam biliyorum ama bana dair yanıldığı en önemli şey gözünden kaçıveriyor. Ben, 'O' değilim. Ben onun duygularını, isteklerini, beklentilerini, onu sevindiren veya üzen şeyleri, hayatta en yakın dostum olmasına rağmen; bugüne kadar, sadece bir insanın buzlu cam arkasından görebileceği kadar gördüm, gördüğüm kadarından da bilebildim… Yani yaşamadım.
Onları dolaysızca yaşayan tek kişi kendisiydi hayatı boyunca, o yüzden kendisinden başka kimse ona hiçbir şey telkin etmemeliydi. Hayatta en saygı duyduğu insanın dahi beğenisinden, yargılarından etkilenmemeliydi. Ne de olsa o kişinin gördüğü ve seçtiği onun için en hayırlısı da olsa, o yolda ilerlerse, kendi olamayacaktı. En temelde; ben onun için nefes alabilir miyim? Onun yerine, onun için yiyip, içip yaşayabilir miyim? Belki bazılarımız der ki: Sen ne dersen de, o gene kendi seçimini yapar. Bana göre de, benden çıkacak ilk yargı ve değerlendirme yüklü cümle, onun yolunda bir yön değişimine sebep olacaktır, dünyanın en ben-merkezli ve sabit fikirli insanı olsa dahi. Dolayısıyla yoluna kendi olarak değil, 'Ben' olarak devam edecektir. O yüzden ona "Bana bunu sorma" dedim. "Bana bunu sorma, kimseye sorma. Doğru ve ya yanlış karar yoktur. Kararın vardır. Ve kararın, seni sevindirsin veya canını yaksın, sonucu ne olursa olsun, senin kararın olduğu sürece doğru karardır."
Verdiğim cevap içime sinmişti, bana göre doğrusu buydu ama içimde düşünmekten kendimi alamadım: “Ben ne yapardım?” Bu sorunun cevabı şimdide olduğu kadar geçmişimde de gizli olmalıydı. Öyle ya, benzer duruma defalarca düşmüş, defalarca karar vermem gerekmişti. Geçmişime bakınca gördüm ki, 'Ben' diye sabit biri de yokmuş. Aynı değerlere sahip, aynı değerlendirmeleri yapan ve sonuçta aynı kararları verebilen tek ve değişmez bir özne bulamadım. O halde, kendi hayatım dahi, bundan böyle alacağım kararlarda, sabit değişmez denklemler sunan ve 'doğru' seçimi ve sonucu sağlayacak bir matematik cetveli olamazdı. Demek ki her an, her insan, her olay ve durum; birbirlerine benzeseler dahi, kendi şahsına münhasırdır.
Onlarca 'Ben'den oluşan ben ve yeryüzünde yaşamış/yaşayan milyarlarca 'Ben' ve onlara göre doğrular-yanlışlar varken, doğru seçimi yapmak için neden bunca yıpratırız kendimizi? “Tıpkı bir ressamın, tüm yaşamı boyunca verdiği eserler doğrultusunda yeteneğinin gelişmesi gibi, insanın da yaşadığı her deneyim onu yepyeni biri haline getirir” diyor Bergson, Yaratıcı Evrim adlı eserinde. “Böylece; yaptıklarımız, olduğumuz kişiye bağlıdır derken haklı olduğumuz kadar, olduğumuz kişiyi yaptıklarımız kurar ve her an kendi kendimizi yaratırız derken de haklıyızdır. Kendi kendimizi gerçekleştirme halindeyken, durum hiç de örneğin geometride olduğu gibi, her seferinde aynı sonucu veren belli sabit mantık öncülleri ile işlemez.
Aksine burada; aynı sebepler/motifler farklı insanlarda hatta ve hatta aynı insanın farklı anlarında, her biri kendi içerisinde makul sayılabilecek, tamamıyla farklı davranışlar doğurtabilir. Esasında aynı sebep ve durum derken bile yanılırız çünkü her bir durum farklı insana ve ya ana aittir. Bu yüzden geometride olduğu gibi bu problemler üzerine dıştan ve soyut olarak akıl yürütemeyiz ve hayatın kendisine sunduğu sorunları bir başkası yerine çözemeyiz. Bunları her bir kişinin kendi içinde ve kendi hesabına çözmesi gerekir.”
Kendi kendime düşünürken ona tekrar baktığımda emin oldum. Kimseye “Ne yapmalıyım?” diye sormayacaktı. Sonucu ne olursa olsun, kendi nehrine kendini bırakacaktı. Bundan daha güzel bir seçim olabilir mi?

Dinlemek Ve Anlamak Biz'i Kurtarır

Başımı ne yöne çevirsem kavga eden insanlar görüyorum, sanki son zamanlarda iyice arttı, ya da hep aynıydı, ben farkında değildim. Evin içinde, sokakta, işyerinde, arkadaş çevresinde, televizyonda, radyoda, gazetede… her yerde birbirini suçlayan, bağırmaktan kıpkırmızı kesilmesine rağmen sesini duyuramayan, dinlenilmeyen, dinlemeyen, sonuç olarak anlayamayan, anlaşamayan insanlar dolu.
Bazen, dinler gibi görünen birinin gözünde diğerini anladığına dair ufacık bir ışık gördüğümü sanıp seviniyorum; ama söz sırası kendine geldiğinde “Ama ben katlanamıyorum, ama bana haksızlık ediliyor, ama ben özveride bulunuyorum, ama hatalı ve haksız olan o” dediği anda, biliyorum ki esasında “Dinlemiyorum, dinlemiyorum, dinlemiyorum…ve ANLAMAK da istemiyorum” çığlıkları yükseliyor.
Sanki anladığı anda zayıf düşecek, korunmasız ve çırılçıplak kalacak. Sanki anladığı anda diğeri “kazanacak”(!) bir savaş içindeyiz ya, anlamak beyaz bayrak sallamakla eşanlamlı. Anlayınca karşındakini; artık yenik bir askersin. Haklı veya haksız ikileminden kurtulup, diğeri ve kendin için uzlaşma yoluna girişmek, vatanı düşmanlara teslim etmekle bir. İnsanın özü müdür bu? Sadece ve sadece kendi doğruları, kendi prensipleri, kendi duyguları, kendi çıkarlarının sesi kulaklarında çınlarken diğerini duyamayan, daha da kötüsü duymak istemeyen bir varlık mıdır insan? Ve kavga etmek, suçlamak, hakaretler, saldırılar; kısacası Savaş mıdır özümüzde olan? O halde neden Barış yüceltilir, neden huzur aranır insan doğası huzursuzlukla örülmüşken? Neden nefret etmeye bu kadar tutkuyla sarılırken, Sevgi en büyük güzelliktir? Tıpkı doğası gereği suda yaşayabilen balığın, hava araması gibi; bencillik ve savaşma halindeki insan, gülünçtür ki sevgi ve barış için şiirler yazar, şarkılar söyler.
Esasında bir ahlak profesörü olan fakat çoğunlukla ekonomi üzerine eser verdiği için ekonomist olarak bilinen Adam Smith’in teorisini düşünüyorum. Adam Smith, bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik kurduğu Ulusların Zenginliği kitabında şöyle der: "Her birey; kendi çıkarı peşinde koşarken, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur". Öyleyse bundan çıkan şudur: Her bireyin kendi bireysel çıkarlarını gözetmesi toplumsal faydanın en üst düzeye taşınmasına yol açar. Çok güzel. Şimdi de bir at arabası düşünelim, önüne birbirlerine bağlı olmayan dört at koşulmuş olsun. Bu çekilmesi gereken araba “çıkarlar”ı temsil etsin. Birbirinden tamamen farklı kişilikte, farklı dünya görüşünde bu dört atın her biri kendi bildiğince, başka yönlere koşmaya başlarlar. Arabayı istedikleri yönde hareket ettiremedikleri gibi, belki ona büyük hasar da verirler. Bir de durumun hiç de istedikleri gibi olmadığını gördükleri anda, birbirlerine döndüklerini ve “Hatalı olan sensin, senin suçun, benim dediğim doğru, asla seni dinlemeyeceğim…” dediklerini düşünün. Ortadaki tablo, belki de parçalanmış ama yerinden bir parça oynamamış bir araba ve dört adet bir ağızdan konuşan, öfke dolu attan ibarettir.
Bu dört şaşkın attan bir farkımız yok mu?
“Karşılıklı olarak saldırı ve şiddetten uzak durmak, diğerinin haklarını kendininki ile eşit bilmek; gerekli şartlar da yerindeyse, kişiler arası ilişkileri doğru bir şekilde düzenleyebilir” diyor Nietzsche, İyi ve Kötü’nün Ötesinde eserinde, ve devam ediyor: “ Ama ne zaman ki bu prensibin uygulaması yaygınlaştırılır, hatta toplumun temel prensibi haline getirilir, o zaman hayatın kendisinin yadsınması, bir çöküş ve çözülme söz konusu olur. Burada her şeyin en temeline inmeli ve her türlü hissi zayıflıktan arınarak konuşmak gerek. Kabul etmeliyiz ki yaşamak denen şey; diğerini, zayıf olanı, yabancı olanı yoksun bırakmak, ona eziyet etmek ve yaralamaktır. Ona zorla kendi biçimimizi kabul ettirmek, onu kendimize benzetmeye çalışmak hiç yoksa ondan faydalanmaktır. Hayatın kendisi bundan ibaretse, neden bu faaliyetleri karalarız ki? İçerisindeki üyelerinin birbirlerine eşit ve adil davranmak zorunda olduğu bir topluluk dahi varolmaya devam etmek için diğer topluluklara, kendi içerisinde yasaklanan şeyleri yapmaz mı? Bahsettiğimiz topluluk gelişmek, büyümek, yayılmak isterken diğerlerini tekeline almaya yönelecektir. Ve bu durumun temelinde, herhangi ahlaki veya gayri ahlaki bir neden yatmaz. İnsan böyledir çünkü yaşar ve yaşamak demek güç elde etmek istemek demektir”.
Bu pasajı okurken, içimizden bir parça dahi, bir isyan yükseliyorsa, kabul edilemez buluyorsak; gerçekliğinden şüphe etmek için yeterli bir sebebimiz var demektir. Esas, yaşamanın savaşma ile bir tutulduğu, diğerine nefret ve saldırı ile yaklaşıldığı an, yaşam yadsınmıştır, çünkü ortada nefes alınacak alan kalmamış demektir… her birimiz için. Diğerini dinlemek ve anlamak, onunla uzlaşma yoluna gitmek, karşılıklı olarak birbirimizin çıkarını her an gözetmek bir yenilgi değil aksine zaferdir. “SEN, ‘BEN’ diyebilmemin temelinde olansın!” demek ve diğerinin varlığını yüceltmek, kaybetmek değil, kazanmaktır.

O Kapıdan Geçene Kadar... Ve Sonrası...

Şubat 2009

İnsan ve insanlar arası ilişkileri gözlemleyip, üzerilerine düşünceler geliştirip yazmayı arzu edenlerin işinin ne kadar zor olduğunu anladım. Özellikle, tüm canlıların yeryüzünde varoluş sebebine dair büyük hakikati görenlerin… Bu hakikati ne kadar içselleştirmiş olmalarının önemi yok. Sadece bu gerçekle yüzleşmiş olmak bile kalemin kağıt üzerindeki hareketini felç etmeye yetiyor. Bu yüzleşme ruhu özgürleştirirken; zihnin ve bedenin kendilerini kayıp hissetmelerine (hissetmek doğru bir fiil olmasa da) neden oluyor.
‘Neden buradayım?’ sorusunu ilk sorduğumda, toplumun bana verdiği cevaptan başka hiçbir gerçekliğim yoktu. Doğmuştum. Bazen mutlu, bazen mutsuzdum. Öldüğümde, kainatın ömrüne oranla belki de bir göz kırpışın milyarda biri kadar süren ‘tek defalık’ hayatım boyunca işlediğim sevap ve günahlara göre ya hazdan ya acıdan çıldıracağım bir sonsuz ödüllendirme ya da cezalandırma mekanına gidecektim. Bu kadar basit.
Bu basit cevabın kabulünün sorgusuz sualsiz devam ettiği bilinçsiz yaşantım, ‘Neden buradayım?’ sorusunu ilk kez sorduktan sonra, herhalde 10 sene sürmüştür. Hiçbir şekilde bana ait olmayan bu yapay anlayıştan kurtulma ihtiyacını yirmilerimin ortasında hissetmemle kendimi felsefenin kucağına bırakmam bir oldu. Dünya toplumunun ‘Filozoftur’ diye resmi olarak onayladığı birçok düşünce adamının yazdıklarını okudum. Antik Yunan ve Roma dönemi felsefecileri, Hristiyanlığın yükselişinde ve düşüşünde yetişen düşünürler, varoluşçular, nihilistler… Evreni ve varoluşumuzu mekanizmle açıklayan ve madde dışında hiçbir gerçeklik tanımayan materyalistler veya ‘düşünce’ye bağlayıp ondan türeten idealistler… Doğru cevabın tasavvuf felsefesinde gizli olduğunu sezmiştim… Yine de varoluşu; sahibinin; duygu, düşünce ve davranışlarımızı yargılayan ve bu yargılar sonucunda bizleri bu hayatta veya sonrasında ödüllendiren veya cezalandıran bir Tanrı olduğu bir okula benzetmiştim. Öğrenmemiz gereken bir şeyler vardı, ne de olsa burası bir okuldu. Bir şeylerin bilgisine ulaşmak için oluşturulmuş bu dualist duzende kötü, iyinin bilgisine ulaşmamız için vardı. Bu bilgiye ulaşamadıkça, hayatımıza tekrar tekrar aynı fenalıklar ‘getiriliyor’ veya aynı felaketleri tecrübe edebilmemiz için tekrar tekrar bedene ‘yerleştiriliyorduk’. Yeni görüşümde varoluşumun sebebi ‘öğrenme’ ‘zorunluluğu’ idi. Sert ve acımasız yollardan iyiliği öğrenmek zorunda olduğum zorunlu dersler silsilesinden oluşan bu okulda pek tabii ki öğrenci olduğum için diğer öğrencilere not vermem yasaktı. Yani yargılamam yasaktı. Ama sahibi olan Tanrı yargılıyordu, bu onun özünü oluşturan şey değil miydi? Fakat bu yasağı deliyordum. İnsanı ve insan ilişkileri içerisinde olan biten ne varsa gözlemliyor, üzerine düşünüyor, ‘iyi’ ve ‘kötü’ ana başlıkları altında sıralandırıyor, son yargıyı da oluşturduktan sonra kağıda döküyordum.
Bir süre sonra geriye dönüp tüm yazılarıma baktığımda korkunç çelişkiyi farkettim. ‘Yargılamamalı’ diyor ve yargılıyordum. ‘Bunlar birer tespit yazısı’ ise arkasına saklanabileceğim en makul argümandı. Ama bunun doğru olmadığını içten içe çok iyi biliyordum. Bireyler ve toplumlar hatta türümüz için ‘yanlış düşünüyor ve davranıyor’ dediğim o kadar çok pasaj vardı ki. En bunaltanı ise bu türün dışında bir varlık olmadığım için, kendimi yargılamaya devam ediyor olmamdı. Yanlıştım, haksızdım, yetersizdim… Yapmamam gerekenler, yapmaya zorunlu olduklarım… Aile, toplum ve nihayetinde Tanrı tarafından bana ‘yanlış’ ‘haksız’ ve ‘yetersiz’ etiketlerinin yapıştırılması; yani yargılanma korkusundan dolayı kendimi yargılıyor, acı çekiyordum.
Yeryüzünde varoluşum(uz)a dair edindiğim daha doğrusu oluşturduğum bu realite de benimle 5-6 sene yaşadı. Kısa ömrümde en çok acıyı bu süreçte çektim. Her zaman bir şeyleri yapmaya zorunlu idim, her zaman birilerine bir şeyi borçlu idim. Bir insana, aileye, topluma maddi ve manevi borçlu hissettiğim, onaylanma zorunluluğu ile özgürlük arasında sıkıştığım bu dönemde gerilediğimi ya da an azından bir noktada çakılı olduğumu düşünüyordum.
Her birimiz hazır olduğumuz gerçeklere yönlendiriliyoruz. Yönlendirenin her zaman benim iyiliğim için olsa da, benim dışımda olduğunu sanıyordum. Bunu yapanın ben olduğumu söyleyenlere kulaklarımı kapamıştım.
Geçen senenin son 3 ayında hayatımda radikal ve büyük değişiklikler oldu. 29 yaşıma elveda derken hep elimin altında olan ama göz atma ihtiyacını dahi hissetmediğim bir kitaba başlamama vesile olan olaylar yaşadım. Bundan tam 10 sene önce annem elinde bu kitapla geldiğinde ‘Boşver, new age zırvalıklarıdır. Para kazanmak için insanların maneviyatını sömüren, içinde yalandan başka bir şey olmayan bir kitaptır’ dedim. Bir sayfasını dahi okumadım. İyi ki okumamışım.
Aynı yargıya peşinen düşmemeniz için adını vermiyorum.
Ben ‘Hakikat’ ile yüzleştiğimi biliyorum. Yüreğimde en ufak bir şüphe bile yok.
Gerçeklik sandığım, düz gitmeme engel olacak ve beni yolumdan geri çevirecek kadar güçlü rüzgarların estiği bu yerden ayrılmak için çok dar bir kapıdan geçmem gerektiğini biliyorum. Kapıyı gördüm ve rüzgarlara direniyorum.
Şimdi artık yeni bilinç düzeyime göre hissedip, düşünüp, yazacağım. Bu bir karar değil, olanın ifadesi. ‘Yargılamanın’ yanlış veya yasak değil, mutluluğum(uz)a hizmet etmeyen bir düşünce ve davranış olduğunu bilerek yazacağım. Bu kitaptan öğrendiklerimi değil bana ‘hatırlattıklarını’ kağıda dökeceğim. Öğrendiğimiz hiçbir şey yok. Sadece kendimizi hatırlıyor ve ne olduğumuzla yüzleşiyoruz. Ve yüzleştiğimiz şeyin güzelliğini tarif etmek için kelimeler yetecek mi diye düşünüyorum…