
Mayıs 2008
İndigo Dergisi
‘Şeytanın işi olmayınca kuyruk tartarmış’ diyesi geliyor insanın, İskandinav ülkelerinde patlak veren Cehennem tartışmalarını okuyunca. Halbuki kuzey Avrupa ülkeleri hem ekonomik hem de sosyo-kültürel açıdan dünyanın zirvesinde. İşsizler ülkeleri olmadıkları her hallerinden belli.
Medeniyetin ideal bir hali varsa, belki de ona en yaklaşmış toplumsal düzene sahip üç dört ülkesi, yarar-zarar derecesi belli olmayan bir konuyu ciddi ciddi tartışıyor. Madem onlar tartışıyor, kalkınmakta olan bir ülkenin ferdi olarak onları takip ediyor ve kendime soruyorum: ‘Cehennem var mıdır?’
Önce neler denmiş, neler yazılmış hatırlamalı. Tartışma, Norveçli papaz Odd Bondevik tarafından ortaya atılan ‘Cehennem yoktur’ iddiasıyla başladı. Danimarka'daki rahipler, İncilde cehennem ile ilgili bir açıklamanın yer almadığını söyleyerek destek verdiler. Bunu duyan papaz Anders Dalgaard, her şeyin zıttıyla var olduğunu düşünüp ‘Cehennem yoksa, cennet de yoktur’ dedi.
İskandinavya kaynadı. En sonunda halk ‘Madem cehennem ve cennet yok, Tanrı’nın varlığını da tartışalım. Tanrı varsa neden savaşlar, açlık ve yoksulluk var’ dedi. Yetmedi anket yapıldı ve 1200 kişi arasında yapılan anketin sonucuna göre yüzde 70 ‘Cehennem kalkmasın’(!), yüzde 30 ‘Kalksın, kalksın’ dedi.
Konunun bu içler acısı ya da gülünç halini bir kenara bırakırsak, cehennemin varolduğuna dair güçlü inancın, insan türünün tekamül yolunun en alt seviyesinde olan bireylerinin sebep olabilecekleri vahşeti engellemesi açısından işlevsel bir yararı vardır. Cehennem tasarımı o kişilerin gerçeği olduğu sürece, yapmayı istedikleri birçok şeyi hayata geçirmezler. Bu da güvenlik ve esenlik açısından bir faydadır.
Fakat işlevselliği düşündüğümüz anda pragmatik bir düşünce sistemi içerisindeyiz demektir. Oysa iman ile pragmatizm (faydacılık/çıkarcılık), bırakın birbirlerini açıklamalarını, aynı cümlede geçmeleri dahi özü itibariyle yanlış olan sözcüklerdir. Pragmatizm belli bir nedensellik ilkesine göre işler. ‘Faydalıdır, o zaman olmalıdır’. Bu akla dayanan ilke ile akılla en ufak bir ilintisi olmayan imanı açıklamak, yemek tarifi ile insan ilişkilerini açıklamaya benzer şekilde anlamsızdır.
İman, inanmaktır. Ve bir şeye absürt olduğu için inanırsınız. Nasıl mı? İki artı iki’nin dört ettiğine inanmaz, bunu bilirsiniz. Akıldır bunu gören. Akıl inanmaz, bilir. Absürt olan bir şeyi bilmezsiniz. Zaten cümlenin kendisi akıl yapımıza terstir. Mantıksızdır. Absürt olanı bilmez, absürt olana inanırsınız. İnanmayı seçersiniz. Tıpkı şu anda olan, varolan herşeyin bir başlangıcı olması gerektiğini bilen aklın, Tanrı tasarımını hiçbir yere yerleştirememesi gibi. Bocalayan akıl, su altında nefes alacak bir yer bulamayıp bayılırcasına, yerini kalbe bırakır.
Kabaca işleyiş biçimleri açısından iki özne var önümüzde. Bilen akıl ile inanan kalp. İnanan kalbin konusu olan iman, hiçbir şekilde mantık kuralları çerçevesinde tartışılamaz. Tıpkı İbrahim’in Tanrı’dan aldığı emirle oğlunu kurban etme kararı öncesinde halkına danışamadığı gibi. ‘Etsem mi? Etmesem mi? Sizce hangisi mantıklı?’ ‘Herşeyin iyiliğini isteyen Tanrı benden bunu dileyebilir mi?’. Bu cümleler İbrahim’in dudakları arasından dökülseydi imanın dışına düşerdi. Nitekim inanç tüm tartışma ve diyaloglara kapalıydı.
Sonu ‘Biliyorum’ ile biten cümleler her zaman tartışmaya açıktır. Tersini ve düzünü, kanınızın son damlasına kadar savunabilirsiniz. Ve buna hakkınız da vardır. Ve doğru olanı bulma yolunda bu bir gerekliliktir. Halbuki sonu ‘İnanıyorum’ ile biten cümleler, doğası gereği tartışmaya kapalıdır. O halde ben de ‘İnanıyorum’lu cümlelerimi düşünüyorum.
İnanıyorum ki, cehennem ve cennet kendi kendilerinde olan şeyler değildir. Orada bir yerlerde cehennem ve cennet yoktur. Cehennem ve cenneti her gün, her an biz kendimiz yaratırız. İnanıyorum ki bunları, absürt de olsa, kendimiz bu dünyada bedenlenmeden evvel seçmişizdir. Özgür irademizle seçtiğimiz bir zorunluluktur yaşam dediğimiz. Hangi kadehten, neyi içeceğimize karar veririz. Fakat bir kere yudum dudaklarımızdan geçtikten sonra geri dönüş yoktur. İnanıyorum ki cehennemi yaşatırız kendimize, kendi ipimizi kendimiz çekeriz. Cenneti yaşadığımız zaman farkını bilmek için.
İnanıyorum ki aynı anda herşey hem bu dünya üzerinde, hem de diğer taraftadır. Ve aslında bu dünya ve öte dünya bir ve aynı şeydir. Nasıl mı? Nasıl’ı anlatan akıldır fakat bu konuda aklın yeri yoktur.
Güzel bir yazı... Yıllar önce internetten bir yazı gelmişti. Doğru mudur bilmem... Yani böyle bir diyalog yaşanmış mıdır, ya da söyleyen gerçekten Einstein mıdır... Orada Einstein, profesörüne aslında şeytan yoktur... "Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur" diyordu. Burada da cennet ve cehennem insanın inanmak istediği zaman ortaya çıkıyor galiba... Ve söz konusu inanç olduğunda, dediğin gibi akıl devreden çıkıyor...
YanıtlaSilO yazıyla ilgili linki de yolluyorum. Çok tashih var ama yazının ana fikri böyleydi işte:)))
http://www.guncelle.com/genel/46185-einstein-seytan-var-midir-soguk-ve-karanlik-var-midir.html
Yasemin Saraç
tesekkur ederim
YanıtlaSil