6 Nisan 2010 Salı

İdealler Peşinde

Kasım 2007

Cömertlik, tevazu, yardımseverlik, sabır, hoşgörü gibi insanî erdemlerin yüceltildiği kısa hikayeleri oldum olası çok severim. Bunlar evrensel değerlere atıfta bulunan, içimizdeki ‘insanı’, günlük hayatın kayıtsızlığından on saniyeliğine de olsa uyandırmaya çalışan; bizi düşündürüp, kalbimize dokunan hikayelerdir. Çoğu zaman Lao Tzu, Konfüçyus gibi uzak doğu düşünürlerinin hikayeleridir bunlar, bazıları tamamen masal havasındadır… Ama her birinin amacı hikmete ulaşmaktır, okuyanı bilgeliğe bir adım yaklaştırmaktır.
İnternetin de yaygın bir şekilde kullanılmasıyla bu öykülerden daha çok örnekler maillerimize düşmekte. Birçoğu zamansızlığımızdan veya kayıtsızlığımızdan okunmadan silinir gider. Bazı öyküler defalarca okunmayı hakedecek güzelliktedir, bir göz atılmadan silinip gitmesi üzer beni. Ama bazıları vardır ki, yazının sonunda “Bu maili tanıdığınız 20 kişiye yollarsanız 20 dakika sonra hayatınız harika olacak; yoksa 20 sene şanssızlık ve keder içinde yaşayacaksınız, yolda yürürken kafanıza 20 tane meteor düşecek, 20 katlı bir binanın tepesinden 20 km hızla yere çakılacaksınız” gibi ifadeler gördüğünüz anda mideniz bulanır ve doğal olarak bir daha hiçbirini açasınız gelmez.
Yine ders verecek bir hikaye veya şiir olduğu başlığından belli bir mail… Diğer insanlara da bu maili göndermemi zorunlu tutan tehditlerden de yok. Kısa bir yazı… Bir benzetme yoluyla aşina olduğumuz bir kavramın ideal çerçevesi çiziliyor:
İki gözünüzün arasındaki ilişkiyi bilir misiniz?
Beraber açılır, beraber kapanırlar…
Beraber hareket ederler aynı yöne doğru.
Beraber ağlarlar,
Beraber görürler herşeyi ve
Beraber uyurlar… Birbirlerini hiç görmeseler de.
Işte DOSTLAR da aynı onlar gibidir.
Pek tabii ilk tepki olarak “Ne de güzel yazmış, ne de güzel tarif etmiş dostluğu” dedirtir böyle yazılar içinizden. Sonra yanınızdakine bakarsınız, dostunuz dediğiniz kişi. Bu tarife uydurmaya çalışır da çalışırsınız; beraber yaşadığınız, paylaştığınız ne kadar güzel olay varsa onları hatırlamaya çalışmak suretiyle. Bu tablonun içine kendi ilişkinizi sokmaya çalıştıkça, bilinçaltından birçok uymayan hatıra da yeryüzüne çıkarken onları da yok saymaya uğraşırsınız. Sonunda haliniz küçük bir yastık kılıfına, ondan hayli büyük bir yastığı sokmaya çalışmaya benzer durumdadır. Bir yerinden yerleşir, uyarken; diğer taraftan dışarı çıkar. Doğal olarak sonunda pes edersiniz. “Benim dostum yokmuş” diyecek kadar karamsarlaşabilirsiniz de…
Yazıyı tekrar okumanızı tavsiye ederim, ne var bu yazıda? Bir tanım var, daha doğrusu 'İdeal bir kalıp' var dostluk için.
Her kavramın, bir yerlerde (yeryüzünde?-göklerde?) bir ideal hali olduğuna bizi inandırmaya çalışan bir akıl yapısına sahibiz. Sahip olduğumuz veya olmak istediğimiz soyut-somut herşeyin, aklımızda ideal yani kusursuz, mükemmel kalıbı oluşmuştur. Ideal ev, ideal aile, ideal iş, ideal eş, ideal arkadaş… Bu liste uzar da gider. Akıl bize öyle bir oyun oynar ki, ideal olanın [ideal: düşünsel olan. Felsefede (Platon), edimsel ve fiilî olmayan] varoluşsal olarak bir gerçekliği olduğuna inandırır. Orada bir yerde; elle tutulur, gözle görülür şekilde mükemmel olan bir kadın/erkek, bir arkadaş, bir yaşam vs. varmışcasına, sahip olduklarımızı onla kıyaslar ve karamsarlığa düşeriz.
İdeal dediğimiz esasında kafamızın içindeki bir düşünce kalıbından başka bir şey değildir, herhangi bir edimsel gerçekliği yoktur. Oluşturduğumuz her türlü kurgusal tasarımdan (tek boynuzlu at, zümrüdüanka, periler, kurtadamlar vs.) hiçbir farkı yoktur. Tasarımlardan ibaret olan idealler ile gerçek olanları kıyaslamak da yapılabilecek en büyük hatalardandır.
Insani erdemleri tekrar gündeme getiren, onları bize hatırlatan ve yeniden canlandırmaya çalışan hikayelerden ayırıyorum bu yazıları. Gerçek olan herşeyin, bir mükemmel biçiminin gerçekten varolduğunu bize kabul ettirmeye çalışan bu tip yazı ve söylemler, bizleri mutsuz kılmaktan başka hiçbir şeye yaramaz.
Mucize, mükemmel olanı aramak, bulmak ve sevmek değildir; mucize hatalarına, eksiklerine rağmen sevebilmektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder