17 Haziran 2010 Perşembe

Çalışmak ya da Çalışmamak, İşte Bütün Mesele Bu



İndigo Dergisi
Aralık 2006


İnsanı insan yapan nedir? Bu soruya verilebilecek cevaplar hem nitelik ve içerik açısından başa çıkılamayacak kadar çok alana başvurmamıza, hem de nicelik açısından sayfaların hatta kitapların dolayısıyla zamanımızın ve tahammülümüzün de yetmemesine yol açacaktır. Üstelik bugün burada değinmek istediğim konudan öylesine uzaklaştıracaktır ki beni, yazının sonunda “Peki ben ne diyecektim?” dedirtebilir. O halde kendime göre bir yol bulmalıyım… Soruyu daha özgül hale getirip, suyun yolunu bulmasını bekleyeceğim.
İnsanı hayvandan ayıran nedir? En başta, geniş anlamda muhakeme yeteneği. En geniş perspektifte neden-sonuç ilişkisini kurabilme, buna göre de varlığına faydalı olarak gördüğünü seçme ve eyleme de bundan kaynaklanır. Nitekim hayvanların, daha önceden tecrübe ettikleri basit bir olayı, (Örneğin, yere yukarıdan ve hızla atmış bulunduğu cevizin kırılıp açıldığını tecrübe eden karganın, daha sonra bu hareketi tekrarladığını gözlemlemişizdir) neden-sonuç bağıntısını kurarak ve bunun üzerinde tekrar düşünerek davrandıklarını ateşli bir şekilde savunanlar olsa da; sabahleyin gökyüzündeki gri bulutları görüp, gün içerisinde yağmur yağma olasılığını düşünüp, bundan da yola çıkarak ıslanabileceği ihtimalini ortadan kaldırmak için yanına (Eğer ıslanmamak için daha önceden icat edebilmiş ise) şemsiye alarak dışarı çıkan bir karga görmüş olanımız yoktur diye düşünüyorum. O zaman açıktır ki, insana mahsus olan muhakeme yeteneği sayesinde, daha birçok faaliyet de olacaktır bizi hayvanlardan ayıran. Parmakları arasından akıp giden suyu gören insan, su içebilmek veya toprağı sulayabilmek için bir alet icat etmeyi düşünebilmiştir: Bardak, çanak, kova…Ve bunu da gerçekleştirmiştir. Toprağı sulamak mı? İnsan neden toprağı sular ki? Önceden ektiği tohumları yaşatan ve büyütenin su olduğunu idrak etmiş olduğu için. Neden tohum ekmiştir, neden büyümelerini ister? Büyüyüp de meyve verdikleri zaman onları toplayıp beslenebilmek için. İşte en temel ihtiyacımız: Beslenmek. Varlığını sürdürebilmek için beslenmek, beslenebilmek için toprağı işlemek, nihayetinde YAŞAYABİLMEK İÇİN ÇALIŞMAK da insanı hayvandan ayırt eden faaliyetlerden biri olarak karşımıza çıkıyor ve çok şükür ki kendimi hiç de gitmek istemediğim yabancı sokaklarda bulmadan, tam da varmak istediğim yere gelmiş oluyorum.
“Çalışmayan, yemek de yiyemez.” (Yeni Ahit, Selanikliler’e İkinci Mektup, Bölüm 3:10). Aziz Pavlus, öğrencisi Timoteos’a yazdığı mektupta böyle söyler. Çalışmanın yüceltilmesi Hristiyanlık’tan evvel Musevilik’te de açıkça kendini gösterir. Tanrı’nın insanı yarattıktan sonra verdiği ilk emir çalışmaya yöneliktir: “Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi, ‘Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın[…]” (Yaratılış, 1:28) Dünya nimetleri için çalışmak Tevrat’ta o kadar onurlandırılmıştır ki, okuyan birçok kişinin orada salt materyalizm görmesine sebebiyet vermiştir. Bu yargının doğruluğu veya yanlışlığını tartışmak muhakkak ki konu dışı olacaktır fakat açıktır ki Eski Ahit’te; verilen vaatlerde, yapılan uyarılarda, her türlü kutsama veya cezalandırmada çalışma ve dünya nimetlerine atfedilen değer belirgin bir şekilde hissedilir.
Çalışmaya yüklenen değer, semavi dinlerle de kısıtlı kalmaz. Birçok felsefi akım da, çalışmayı insan varlığının temeli hatta insanlığın özü olarak tanımlamıştır. Kant, Hegel takiben Sartre, onu öznenin bilincinin oluşumunun en önemli evresi olarak belirlerler. Sanayi devrimi ve ekonomi politik kuramcılarının görüşleri ile birlikte “İnsanı insan yapan, çalışmaktır” fikri siyasete de girmiş olur. Nitekim ne kadar ironik olsa da, incilden bir söylem Komünist rejimin de sloganı haline gelir: “Çalışmayan, yemek de yiyemez!”
Çalışmaya yüklenen değerin tarihi gelişimi göstermektedir ki, çıkış noktasında ‘Varlığını sürdürebilmek için beslenmek, beslenebilmek için çalışmak’ bir araç olmaktan çıkmış, kendinde bir değer haline, bir telos (amaç) haline gelmiştir: “Çalışmak için çalışmak!”
“Çalışmaya düzülen methiyelerde ve çalışmanın kutsallığını anlatan bitmek bilmeyen vaazlarda gördüğüm arka plandaki ana düşünce, diyor Nietzsche Tan Kızıllığı isimli eserinde, belirsiz özneler tarafından gerçekleştirilen ve herkese faydalı sayılan eylemlere dair övgülerdeki art niyetle aynı şeydir: Bireysel olan herşeye karşı duyulan korku. Günümüzde çalışmanın, herbirimizin dizginini elinde tutan ve aklın, arzuların ve bağımsızlığın tadının gelişimine köstek olan bir polis, polislerin en iyisi olduğunu hissediyoruz. O, sinir sistemimize dair bütün gücü eritip yokeder, bu olağanüstü gücü tefekkürümüzden, hayalgücümüzden, sevgi veya nefret gibi tüm güçlü duygularımızdan çıkarıp alır, gözümüzün önüne gerçekleştirmemiz gereken içi boş amaçlar koyar ve sadece kolay tatminlerin garantisini verir. Bu şekilde çalışılan bir toplum düzeninde, güvenlik de sağlanmıştır. Nitekim bugün, ‘Güvende olma’ düşüncesine Tanrı’ya tapar gibi tapmaktayız.” Kendinde değer teşkil eder hale gelen ve insanın özü olarak vazedilen çalışmak, Nietzsche’ye göre kurulu düzenin bozulmaması için çalışan bir maşadan başka bir şey değildir. Çalışmayı insanın özü olarak kabul eden düşünürlerin karşısına, bir de Rousseau çıkar: “İnsanın doğası itibariyle ne kadar tembel olduğunu görmek şaşılacak bir şey. Neredeyse sadece beslenmek, uyumak, hareketsiz kalmak için yaşıyor diyeceğiz ta ki açlıktan ölmemek için harekete geçmesi gerektiğine kanaat getirene kadar. […] İnsanı endişeli, kaygılı hale getiren tutkular toplum hayatıyla doğar. İnsanda, varlığını korumaktan sonra gelen en büyük tutku, hiçbir şey yapmamaktır. Eğer yakından ve iyi bakarsak, kendi aramızda bile çoğumuzun, dinlenebilmek için çalıştığını görürüz: Çalışmamızın amacı gene tembelliğin kendisi olur.” (J.J. Rousseau, Dillerin Kökeni Üstüne)
O zaman tembellik midir insanı insan yapan? Atalarımız, tembellik tüm kötülüklerin anasıdır derken yanılmış mıdır? Tam da bu noktada başka bir bakış açısı yakalar Soren Kierkegaard: “Tembelliğin tüm kötülüklerin anası olduğunu söyleriz hep ve kötülüğü yoketmek için çalışmak tavsiye edilir. […] Tembellik, kendi kendinde, hiç de kötülüklerin anası değildir. Aksine, ilahi bir yaşam biçimidir… ona Sıkıntı eşlik etmediği sürece. Olimpos tanrıları o tembel hayatlarında sıkılmadan mutlu mesut yaşarlar. Dişi bir güzellik, dikiş dikmeden, örmeden, okumadan, müzik yapmadan vs. tembelliği içinde çok mutludur; çünkü sıkılmıyordur. Tembellik, o halde, bırakın kötülüklerin kaynağı olmayı en üstün iyidir. Sıkıntıdır tüm kötülüklerin anası olan, işte ondan sakınmak gerekir. […] Öyle insanlar vardır ki herşeyi işe, çalışmaya çevirebilme özellikleri vardır. Bütün hayatları çalışmadır. Ve hayatın kendisini de, (aşık olmak, evlenmek, bir temsil dinlemek, güzel bir manzara izlemek) aynı bürolarında kendilerine yaşattıkları o yoğun çalışma temposuyla yaşarlar.”
Çalışmak, insanı insan yapan, kendinde bir değer değildir. Hele ki çalışanı hem ürününe, hem diğerlerine son kertede de kendine yabancılaştıran bugünün sisteminde, insanı insanlıktan çıkaran şeydir çalışmak. Ne mutlu hayatta en zevk aldığı şeyi yaparak para kazanabilen insanlara! En büyük tutkusu müzik olan birinin müziği ile, resim olan birinin çizimleriyle, düşünmek olan birinin düşünceleri ile saygı görmesinin yanında para kazanıp hayatını sürdürebilmesi kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Ama dünya üzerinde yaşayan tüm insanları alıp saysak, kaç tanesi bu şansa sahiptir. Çok ama çok daha fazla değil midir işlerinden nefret edenlerin sayısı?
Eğer diğerlerinin söylediği gibi, çalışma insanın özü ise; ondan (işimden) nefret ettiğimde kendimden de nefret etmiş olmaz mıyım? Ona yabancıysam, kendime de yabancı değil miyimdir?

13 Haziran 2010 Pazar

Kendi Matrix’ini Yaratanlar Üzerine




Kasım 2009
İndigo Dergisi

Hayatta herkesi aldatmak mümkündür.
Zeka yönünden en fakirimizden tutun bir dahiye kadar herkesi bir yalana inandırabiliriz. Yeter ki kurgumuz içerisindeki öğeler ve zamanlamalar tutarlı olsun. Tabii bir de her birini yaşam boyunca aklımızda tutacak kadar iyi bir hafızaya sahip olalım.
Üstelik çoğu zaman muhatabımız, farkında olsun veya olmasın, inanmaya dünden razıdır. “Gerçeği kaldırmaya gücü olmayan yalana razı olmalıdır” demişti biri zamanında. Gördüğüm o ki çoğu aldatan ile aldatılan arasında gizli bir konsensüs sağlanmış. Hakikatin yarattığı acıya dayanamayan bir dostum “Bana yalan söyle, daha iyi” bile demişti. Benim de yalanı tercih ettiğim zamanlar olmadı değil.
Herkesin ama herkesin bir yalana inandırılabileceğini bilmeme rağmen aklımın alamadığı tek bir kişi var: 'Kendimiz'. İnsan kendi kendini nasıl kandırabilir? Ya da gerçekten kanıyor mudur kendi uydurmaca realitesine?
Bu konuya, J.P. Sartre’ın ‘Varlık ve Hiçlik’ adlı muazzam eserinde sayfalar ayırdığını biliyor muydunuz?
“Kendini aldatma, diyor, çoğu kez yalanla bir tutulur. Hiçbir fark gözetmeksizin, bir insanın kendini aldatışını belli ettiğinden ya da kendi kendisine yalan söylediğinden söz edilir. İçtensizliğin kendine yalan söylemek olduğunu kabul edebiliriz, ama insanın kendine söylediği ile (başkasına söylenen) düpedüz yalanı hemen birbirinden ayırtetmek koşuluyla. (Başkasına söylenen) Yalan, üzerinde uzlaşılabileceği üzere, yadsıyıcı, olumsuz bir tavırdır. Ama bu olumsuzlama bilincin kendisine değil, yalnızca aşkın olana yöneliktir. Gerçekten de yalanın özü, yalancının gizlediği hakikatin tümüyle farkında olmasını gerektirir. İnsan bilmediği bir şey hakkında yalan söylemez. Kendisinin de yanılgı içinde olduğu bir konudaki yanlışı yayan insan yalan söylemiyordur. Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendine olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır. […] Eğer kendini aldatma, daha önce söylediğimiz gibi, gerçekten de kendi kendine söylenen yalan ise, onun için aynı durum geçerli olmayacaktır. Kendini aldatmayı benimsemiş olan kişi için, hoşa gitmeyen bir hakikati gizlemek ya da hoşa gitmeyen bir hatayı doğru gibi sunmak söz konusudur elbette. Dolayısıyla görünürde kendini aldatma da yalanın yapısına sahiptir. Ancak kendini aldatırken hakikati kendimden gizliyor olmam her şeyi değiştirir.”
Benim aklıma hemen gelen bir örnek var. Hüzünle kabul etmem gerekiyor ki, Türkiye’deki gibi doğu kültürüne mensup birçok toplumda yaşayan kadınlardan duyduğumuz bir şey: “Sever de, döver de”
Hiç vakit kaybetmeden, kendi kendilerine kurguladıkları, altında yatan nedenselliğe göz atalım: “Beni sevdiği için kıskanıyor. Kıskandığı için dövüyor. Demek ki beni sevdiği için dövüyor.”
Bu çıkarım çeşidine, Mantık’ta tasım (syllogisme) deniyor yani doğru olarak kabul edilen iki yargıdan üçüncü bir yargı çıkarma temeline dayanan bir uslamlama yolu. “Kediler hayvandır, Boncuk bir kedidir, o halde Boncuk bir hayvandır” cinsinden. Ama ‘Boncuk’ ile ‘Dayak’ arasındaki farkı, bence hepimiz çok iyi biliyoruz. Peki beraber olduğu insan için “Sever de, döver de” diyen insan da biliyor mu?
Psikoloji bunu bilinç ve bilinçaltı şeklinde ikiye ayırmakla işin içinden çıktığını düşünüyor. Ne de olsa yaşadığı ruhsal çıkmazlar sonucunda bir uzman yardımına koşan A; ve çalışmalar sonucu onun suratına açık açık gizlediği şeyleri ifşa eden biri karşısında direnç gösteren hatta seanslara gelmemeye başlayan bir A’ söz konusu olunca.
Kendimden yola çıkarak diyebilirim ki; bence hepimiz neyin hakikat olduğunun dört dörtlük farkındayız. Bize acı verenin ne olduğunu; karşımızda her ne varsa, niteliğini biliyoruz. Tek bilmediğimiz onu (olay, kişi, grup) sürekli, farklı tezahürlerde de olsa, neden hayatımızda tutma ihtiyacı, arzumuz var. Tek bilmediğimiz, yaşam maceramıza davet ettiğimiz, bize acı vermeye devam eden unsurların neye hizmet ettiği.
Bilemiyoruz çünkü hayatımıza dair tüm tabloya sahip değiliz. Elimizde başı ve sonu yazılı bir roman olmamasından dolayı hayatın.
Belki de kendi kendimizi aldatıyor olmamızın bir amacı var.

10 Haziran 2010 Perşembe

Tutkuların Esareti Üzerine


Ekim 2006
İndigo Dergisi

Tutku... Yokluğun bizde yarattığı o karşı konulmaz arzu, istek. Onurunu yitirmiş insan için onur, parası olmayan için para, aileden mahrum kalanlar için bir aile hayali; hiç anne bilmemiş çocukta anne, evladı olmayan kadında çocuk bir tutku. Sevdiği ile bir araya gelememiş, gelse bile elde edememiş, yanındayken özlem duyduğu insan tutku insanda.
Büyük İskender fethettiği son toprakların sınırında oturup ağlar. Kendisine bunun nedenini soran askerine şunu söyler: “Fethedilecek başka toprak kalmadı; ondan ağlıyorum.”
Elde edememenin verdiği o kasıp kavuran duygu ile elde etmiş olmanın yarattığı o sıkıntı; bunu takiben yeni elde edileceklerin hayali ve bitmez tükenmez yeni tutkuların, isteklerin peşinde koşan biz insanoğlunun yazgısı; bir kayayı hergün dağın tepesine çıkarıp akşamında taşın aşağıya düştüğüne tanık olan ve bu anlamsız çabayı ömrünün sonuna kadar hergün yaşayacağının bilincinde olan Sisifos’a verilen cezadan ne farkı vardır?
İnsanın içinde tutsak olduğu bu kısır döngüyü kusursuz bir şekilde ifade eden Schopenhauer, başyapıtı İrade ve Tasarım Olarak Dünya'da şöyle der: “Görüyoruz ki en ilkel haliyle tabiatın özü, o durup dinlenmek bilmeyen çabadır ki bu hakikat hayvan ve insanda en yüksek mahiyetindedir. İstemek, var kuvvetiyle çabalamak...İşte varlıklarının özü bundan ibarettir; tıpkı hiçbir zaman giderilemeyecek bir susuzluk gibi. Halbuki prensipte tüm istemlerin temelinde bir ihtiyaç, bir eksiklik yani ıstırap yatar; doğası itibariyledir ki zorunlu olarak ıstırabın kurbanı olurlar. Fakat ne zamanki istek nesnesini yitirir,(Yani elde etmenin sonucunda arzu da yokolur) işte o zaman büyük ve korkunç bir boşluk içine düşülür, Sıkıntı! O halde hayat, tıpkı bir sarkaç gibi, sağdan sola yani istırap ile sıkıntı arasında salınır; zaten sonuçta onu meydana getiren iki ana unsur da bunlardır.”
İster iş hayatında, ister her türlü insani ilişkiler boyutunda tüm elde edimlerimiz neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar süren zevk anları yaşatır bize; ondan sonrası elde etmiş olduğumuz her ne ise ondan bunalmak ve yeni elde edileceklerin peşinde çektiğimiz acıdan ibarettir. Karşımızdaki hakikate, 18. yüzyıla damgasını vurmuş başka bir büyük düşünür, J. J. Rousseau da Emile adlı eserinde bundan farklı bir yorum getirmez: “ Bizler için mümkün olan herşeyin ölçüsünü veren ve dolayısıyla arzularımızı, tatmin olurlar ümidiyle harekete geçiren ve besleyen hayalgücümüzdür. Fakat bir an için elimizin altında sandığımız nesne, onu kovalayabileceğimizden çok daha hızlı kaçar bizden. Bir an için tatmin olduğumuzu sanırız, ama bir sonraki anda, bizden çok uzaklardadır. Halbuki o ana kadar baştan sona ilerleyip geçtiğimiz o koca ülkeyi unuturuz ve önümüzde mutluluğa kavuşabilmek için aşmamız gereken yol gittikçe uzar da uzar. Böylece sona ulaşamadan tükeniveririz ve görürüz ki bir şeyleri elde ettikçe mutluluk bizden uzaklaşır.”
Bu bağlamda açıktır ki, isteklerimizin, daha kuvvetli bir ifadeyle tutkularımızın nesnesi sürekli değişmektedir. Değişmeyen tek şey kesintisiz 'İstiyor' olmamızdır. Asla doymayan istek, insanı gerçek mutluluk olan iç huzurdan alıkoymaktadır. Özellikle herşeyin olabilecek en hızlı şekilde elde edilip, gene aynı hızda tüketildiği çağımızda; ıstırap ile sıkıntı arasındaki o ufacık zevk anının bile hissedilemeyecek kadar kısacık bir zamana hapsedildiğini hissetmiyor muyuz?
Birçok felsefi akım bu insanı içten içe tüketen halden kurtuluşu tahayyül etmiş ve türlü yollar geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle Antik Çağ Yunan felsefesindeki Kinizm gibi akımlarla başlayarak Ascétisme’e (tüm zevklerden arınma) kadar varan bir çaba gösterilmiştir. Nitekim nefsle mücadele ve zevklerden arınma, hemen hemen tüm dinlerin ortak gayesi olmuştur. Fakat, içeriği 'İstemekten kurtulmak' da olsa; bir gayenin mevcudiyeti, hala İSTİYOR olduğumuzun göstergesi değil midir? Bu tespit, uyandığımıza dair tamamen emin olduğumuzda, esasında hala uyuyor olduğumuzu farkettiğimiz o ana benzemiyor mu? Bundan çıkan sonuç, o halde, kimsenin bu kısırdöngüden çıkış yolunu gösteremeyeceği yönündedir. Bunun gerçekleşmesi için herhangi bir kişinin, insan tabiatının üstüne yükselip yukarıdan bakması ve çıkış yolunu görmesi gerekir. Görse dahi bizlere anlatabilecek midir? Bizler kendi tabiatımıza zorunlu olarak tabiyken, onu anlayabilir miyiz?
Sisifos her gün o kayayı dağın tepesine saatlerce uğraşıp çıkarmaya mahkumdur. Bizler de tutku ve isteklerimize mahkum muyuz?