
Ekim 2006
İndigo Dergisi
Tutku... Yokluğun bizde yarattığı o karşı konulmaz arzu, istek. Onurunu yitirmiş insan için onur, parası olmayan için para, aileden mahrum kalanlar için bir aile hayali; hiç anne bilmemiş çocukta anne, evladı olmayan kadında çocuk bir tutku. Sevdiği ile bir araya gelememiş, gelse bile elde edememiş, yanındayken özlem duyduğu insan tutku insanda.
Büyük İskender fethettiği son toprakların sınırında oturup ağlar. Kendisine bunun nedenini soran askerine şunu söyler: “Fethedilecek başka toprak kalmadı; ondan ağlıyorum.”
Elde edememenin verdiği o kasıp kavuran duygu ile elde etmiş olmanın yarattığı o sıkıntı; bunu takiben yeni elde edileceklerin hayali ve bitmez tükenmez yeni tutkuların, isteklerin peşinde koşan biz insanoğlunun yazgısı; bir kayayı hergün dağın tepesine çıkarıp akşamında taşın aşağıya düştüğüne tanık olan ve bu anlamsız çabayı ömrünün sonuna kadar hergün yaşayacağının bilincinde olan Sisifos’a verilen cezadan ne farkı vardır?
İnsanın içinde tutsak olduğu bu kısır döngüyü kusursuz bir şekilde ifade eden Schopenhauer, başyapıtı İrade ve Tasarım Olarak Dünya'da şöyle der: “Görüyoruz ki en ilkel haliyle tabiatın özü, o durup dinlenmek bilmeyen çabadır ki bu hakikat hayvan ve insanda en yüksek mahiyetindedir. İstemek, var kuvvetiyle çabalamak...İşte varlıklarının özü bundan ibarettir; tıpkı hiçbir zaman giderilemeyecek bir susuzluk gibi. Halbuki prensipte tüm istemlerin temelinde bir ihtiyaç, bir eksiklik yani ıstırap yatar; doğası itibariyledir ki zorunlu olarak ıstırabın kurbanı olurlar. Fakat ne zamanki istek nesnesini yitirir,(Yani elde etmenin sonucunda arzu da yokolur) işte o zaman büyük ve korkunç bir boşluk içine düşülür, Sıkıntı! O halde hayat, tıpkı bir sarkaç gibi, sağdan sola yani istırap ile sıkıntı arasında salınır; zaten sonuçta onu meydana getiren iki ana unsur da bunlardır.”
İster iş hayatında, ister her türlü insani ilişkiler boyutunda tüm elde edimlerimiz neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar süren zevk anları yaşatır bize; ondan sonrası elde etmiş olduğumuz her ne ise ondan bunalmak ve yeni elde edileceklerin peşinde çektiğimiz acıdan ibarettir. Karşımızdaki hakikate, 18. yüzyıla damgasını vurmuş başka bir büyük düşünür, J. J. Rousseau da Emile adlı eserinde bundan farklı bir yorum getirmez: “ Bizler için mümkün olan herşeyin ölçüsünü veren ve dolayısıyla arzularımızı, tatmin olurlar ümidiyle harekete geçiren ve besleyen hayalgücümüzdür. Fakat bir an için elimizin altında sandığımız nesne, onu kovalayabileceğimizden çok daha hızlı kaçar bizden. Bir an için tatmin olduğumuzu sanırız, ama bir sonraki anda, bizden çok uzaklardadır. Halbuki o ana kadar baştan sona ilerleyip geçtiğimiz o koca ülkeyi unuturuz ve önümüzde mutluluğa kavuşabilmek için aşmamız gereken yol gittikçe uzar da uzar. Böylece sona ulaşamadan tükeniveririz ve görürüz ki bir şeyleri elde ettikçe mutluluk bizden uzaklaşır.”
Bu bağlamda açıktır ki, isteklerimizin, daha kuvvetli bir ifadeyle tutkularımızın nesnesi sürekli değişmektedir. Değişmeyen tek şey kesintisiz 'İstiyor' olmamızdır. Asla doymayan istek, insanı gerçek mutluluk olan iç huzurdan alıkoymaktadır. Özellikle herşeyin olabilecek en hızlı şekilde elde edilip, gene aynı hızda tüketildiği çağımızda; ıstırap ile sıkıntı arasındaki o ufacık zevk anının bile hissedilemeyecek kadar kısacık bir zamana hapsedildiğini hissetmiyor muyuz?
Birçok felsefi akım bu insanı içten içe tüketen halden kurtuluşu tahayyül etmiş ve türlü yollar geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle Antik Çağ Yunan felsefesindeki Kinizm gibi akımlarla başlayarak Ascétisme’e (tüm zevklerden arınma) kadar varan bir çaba gösterilmiştir. Nitekim nefsle mücadele ve zevklerden arınma, hemen hemen tüm dinlerin ortak gayesi olmuştur. Fakat, içeriği 'İstemekten kurtulmak' da olsa; bir gayenin mevcudiyeti, hala İSTİYOR olduğumuzun göstergesi değil midir? Bu tespit, uyandığımıza dair tamamen emin olduğumuzda, esasında hala uyuyor olduğumuzu farkettiğimiz o ana benzemiyor mu? Bundan çıkan sonuç, o halde, kimsenin bu kısırdöngüden çıkış yolunu gösteremeyeceği yönündedir. Bunun gerçekleşmesi için herhangi bir kişinin, insan tabiatının üstüne yükselip yukarıdan bakması ve çıkış yolunu görmesi gerekir. Görse dahi bizlere anlatabilecek midir? Bizler kendi tabiatımıza zorunlu olarak tabiyken, onu anlayabilir miyiz?
Sisifos her gün o kayayı dağın tepesine saatlerce uğraşıp çıkarmaya mahkumdur. Bizler de tutku ve isteklerimize mahkum muyuz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder