21 Mayıs 2010 Cuma

Bir Tek Amacımız Var... O da...


Olayhaber
Ocak 2009

Savaşlar hep oldu. Çocuk, yetişkin, yaşlı; davayla alakalı veya alakasız insanlar hep katledildi tarih boyunca. Hırsızlıklar, tecavüzler, sapkınlıklar, cinayet... Tarih boyunca durmadı. Bu ekonomik kriz bilmem kaçıncı kriz. Yoksulluk, açlık her zaman vardı. Bir insan bir insanın yaşam hakkını hep gasbetti, bir toplum da başka bir toplumun. Kısacası dinlerin günah, etiğin ahlaki açıdan yanlış olarak nitelediği her türlü haksızlık her şekliyle var oldu insanlık tarihi boyunca.
Her birey, her toplum, her devlet zaman geçip çağlar değişse de hep kendi doğru bildiğini hayata geçirdi. Doğru olan; ‘kendim(iz)in varoluşuna faydalı olan’ (aslında faydasız olanın faydalı olduğuna şüphesiz inandığımız anlarda da) ile bir ve aynı şey olduğu sürece, herkes kendine göre doğru olanı yaptı. Yandaşı oldu, karşıtı oldu. Sevinen taraf, üzülen taraf.
Sevinen tarafın yüreğinin derinliklerinde, susturmaya çalıştığı bir ses oldu, vicdanı. Kimse vicdanını tamamen susturamaz.
Doğruya doğru, bu bir inanç. Kimse bana elinde bilimsel bir kanıt getirmedi. Bir insan bir odada yapayalnız kaldığı zaman, onu gözlemleme şansımız yoktur. Olsa dahi, onun zihnine ve ruhuna ulaşamadığımız için neler hissettiğini ve düşündüğünü bilemeyiz. ‘O halde kimsenin vicdanını tamamen susturamadığını nereden biliyorsun?’ diye sorsalar, bilmediğimi itiraf etmem gerekir. Ama inanıyorum.
İnanç nedir? Örneğin, benim dışımda başka insanların nesnel olarak varolduğunu bilmiyor ama buna inanıyorum. Gözümü bu dünyaya açtığımdan beri, 30 senedir, 5 duyumla algıladığım her ama her şeyin, benim hayalgücümden başka bir şey olmadığını yüzde yüz kanıtlayabilecek hiçbir şey yok. Bedenime bir bıçak girse, korkunç bir acı duysam dahi; bu benim zihnimin bir ürünü olabilir. Tersini kimse kanıtlayamaz. Hiçbir bilimsel kanıt sunulamasa da, yaşam denen şeyin benim zihnimin ürünü olmadığına, benim dışımda ‘gerçekten’ yaşayan insanlar olduğuna yüzde yüz inanabiliyorken; neden diğer insanların da aynı benim gibi ‘susturulamayan bir vicdan’a sahip olduğuna inanmayayım?
Vicdanın bir ekmek kırıntısından koskoca bir kainat gücünde olanına kadar çeşitli boyutları olduğuna, her tanıdığım insan vasıtasıyla, inandım. Ve bir ekmek kırıntısı kadar vicdanın, tüm dünyayı değiştirebilecek güçte olduğuna da.
Bugün vicdanımızı rahatsız eden çok çok az şey olabilir, karşımızdakinin vicdanını rahatsız eden çok çok az şey olabilir. Ama bunun gelişen, büyüyen bir şey olduğuna tüm yüreğimle inanıyorum. Her ayrı birey için de geçerli, her ayrı kolektif bilinç için de... Neden mi?
Aynı haksızlıklar binlerce yıl önce de vardı, şimdi de var. ‘Kötü’ olarak nitelendirdiklerimizin bize yıllar, asırlar geçtikçe daha büyük görünüyor olmasının sebebi, insanlığın vicdanının gittikçe büyüyor olması. Karşımızda aynı kalan şeyin daha büyük hissedilmesinin sebebi, ruhun özünü teşkil eden iyiliğin mutlak boyutuna gittikçe yaklaşmasıdır.
‘Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden önceki andır’.
Hem bireysel hayatımızda kendimizin, hem de dünya toplumunun; karşı karşıya kaldığı kötülüğü dayanılmaz hissedeceği an henüz gelmedi ama gelecek. Vicdan ile kendini bildiren özümüzün mutlak farkındalığı için önümüzde sadece yıllar var, asırlar değil.
Size yapılan, kötü olarak nitelendirdiğiniz ne varsa tersini yani iyiyi yüreğinizde taşıyorsunuz demektir. Taşımasaydınız, nitelendiremezdiniz. Yüreğinizde taşıdığınızı dünyaya sunmak tek amacınızdır. Okul, kariyer, evlilik, ebeveyn olma vs. gibi deneyimler, bu tek amacın başarıya ulaşması için devam eden süreçte, araçlardan başka hiçbir şey değildir.
Kısaca ‘Size vurana siz de vurun. Daha büyük vurun ki yolunuzdan çekilsin. Hayatta kalmanın tek yolu budur’ diyen tüm felsefeler sadece ‘bu hayat’ta ve susturamadığınız vicdanınızın yarattığı cehennemde kalmanıza yarayacaktır.
Sadece ve sadece bu felsefelerin metodunun asırlardır insanlığa hizmet edemediğini görmek dahi, tam tersini denemek için yeterli bir sebep olamaz mı? Senelerdir uyguladığımız yöntemin tersini uygulamak bize kaybettiklerimizden daha fazla ne kaybettirebilir?

4 Mayıs 2010 Salı

Özgürlük İllüzyonu



İndigo Dergisi 2007


- Ben özgürüm!
- Ne demek istiyorsun? Sanki hiçbir şey bilmiyormuşum gibi anlat bana, ne anlama geliyor “Ben özgürüm”?
- Özgürüm… Hiçkimseye, hiçbir varlığa esir değilim…
- Nedir esirlik? Anlat bana…
- Esirlik kendinden başka bir varlığın kararları ile yaşamaktır, o varlığın kurallarının kendi isteklerinin ve özgür iradenin üstünde olmasıdır… Onun 'Olurları', 'Olmazları', 'Hayır, evet, belkileri' ile tıpkı zincirlere bağlanmış bir kısrak gibi yaşamaktır…
- Sen bu tarif ettiğin kişi değilsin, öyle mi?
- Hayır değilim. Dedim ya… Ben özgürüm!
- Öyleyse söyle bana… Yağmura ihtiyacın varken yağmuru, güneşe hasretken güneşi, rüzgar istediğinde rüzgarı çağırabilir misin? Yakınında veya uzağında fırtınaları, selleri, depremleri durdurmak istesen durdurabilir misin? Havaya attığın taşın öylece havada durmasını istediğinde bunu sağlayabilir misin? Uçmak istediğinde uçabilir misin, ya da günlerce dışarı çıkmadan denizler altında yaşayabilir misin? Aynı anda iki farklı yerde olabilir misin? Şu kapıyı açmadan içinden geçebilir misin söyle bana, ya da hiç dokunmadan onu açabilir misin? Bunları tüm yüreğinle istesen, yapabilir misin?
- Tüm yüreğimle istesem de yapamam…
- O halde sen Doğa’nın, bedeninin ve Fizik kurallarının esiri değil misin?
-...........
- Peki söyle bana, sana ait olmayan bir evin bahçesine hatta içerisine girip uyuyabilir misin? Komşunun atını alıp, ihtiyacın kalmayınca hiçbir şey olmamış gibi geri getirebilir misin? Canım istemiyor ya da prensiplerime ve inançlarıma karşıdır deyip askere ve savaşa gitmemen mümkün mü? Yolda hiç tanımadığın insanlara koşup sarılıp öpebilir misin, sırf istedin diye? En kalabalık yerde çırılçıplak dolaşabilir misin sadece canın çekti diye?
- Bunları yapmam mümkün değil, istesem dahi…
- O halde sen Devlet’in, Toplum’un ve Ahlak kuralları’nın esiri olmuyor musun tarifine göre?
-...............
- Peki bir de pişmanlıklarımız, yapmış olduğumuz ama sonradan pişman olduklarımız vardır değil mi? Bunları geri alabilir misin? Herşeyi eski haline çevirebilir misin? Çok sevdiğin biri öldü değil mi? Onu tekrar hayata döndürebilir misin, ya da bir şekilde onunla görüşebilir misin? Ona onu ne kadar çok sevdiğini ve ne kadar çok özlediğini gözlerinin içine bakarak demen mümkün mü?
- Yapamam.
- Sen Zaman’in da esirisin o halde…
-.............
- Şimdi şurada ikinci kez izlediğin filmdeki her karakter, yaptıkları herşeyi özgür iradeleri ile yaptıklarını düşünüyor olsunlar. Sen bu filmi ikinci kez izliyorsun. Her kişinin hangi zaman, hangi mekan ve hangi şartlarda, neler yapacaklarını, neler söyleyeceklerini biliyorsun. Biliyorsun ki herşey ama herşey daha önceden yazılmış bir senaryoya göre zorunlu olarak ilerlemekte. Filmi bir karesinde durdurup onlara şöyle diyebilir misin: “Sizin her yaptığınız ve yapacağınız önceden belli, özgür değilsiniz!” Sana inanırlar mı? Peki ya ben sana bu filmdeki karakterlerden biri de sensin desem, tersini bana kanıtlayabilir misin?
- İnanmazlar. Ben de inanmazdım. Ama şurası doğru ki, tersini kanıtlamam mümkün değil.
- O halde en fenası belki de Kader’in esirisin…



Felsefe tarihine sadece bir göz atmakla dahi, üzerinde en çok tartışılan, fikren kutuplaşmaların en fazla oluştuğu ve en çok yüceltilmiş kavramın, ÖZGÜRLÜK kavramı olduğunu görebiliriz. Özgürlük nedir? İnsanoğlu; doğa ve fizik kanunları, devlet, toplum ve ahlak kuralları, kader ve Tanrı karşısında, özgür müdür, değil midir? soruları düşünürlerin kafasını haylice meşgul etmiştir. Doğal değil midir? Tarih boyunca uğruna en fazla kan dökülen değil midir özgürlük? Nice şiirlere, şarkılara, hikaye ve romanlara, efsanelere ilham kaynağı olmuştur. Tarihin en başından itibaren uğrunda en değerliler feda edilmiştir; çünkü en yüksek değer bilinmiştir. Hemen hemen her düşün alanının temelindedir özgür irade: Ahlak, siyaset, hukuk, sosyoloji, psikoloji vb. Zaten o olmasa, bu alanlar da; temeli olmayan binalar gibi en ufak sarsıntıda yıkılmaz mı?
Çoğu düşünür özgürlüğü, tersi ispatlanamayacak bir dogma gibi kabul ederken bazıları ise ters giden bir şeyler sezmiş ve bu durumu akla uydurmanın yolunu zorunluluk ve özgürlük gibi birbirine özünde örtüşmeyen kavramlarla harmanlamada bulmuştur. Örneğin; Marxist felsefede özgürlük, toplumsal zorunlulukla özdeşleştirilmiştir. Bacon’ın "Doğaya boyun eğerek, ona (doğaya) egemen olunabilir." sözünden yola çıkan marxistlerin görüşüne göre; doğada zorunluluk olduğu gibi, toplum yasalarını yürüten de zorunluluktur. Aslında özgürlük diye bir şey yoktur ama bu zorunluluğu gören özgür olabilir.(!) “Istenç özgürlüğü, nedensellik bilgisine sahip olarak karar verme yetisinden başka bir şey değildir” diyor Engels, Anti-Dühring adlı eserinde. “Cehaletten kaynaklanan bu ‘emin olmama’ hali kişinin, – ki cehalet halindeki insan, sanki görünüşte birçok seçenek arasından özgür iradesi ile seçiyor gibi görünmesine rağmen- aslında egemenliği altına alması gereken nesnenin esiri olmasına sebep olur. Özgürlük; doğal zorunlulukların bilgisi üzerine inşa edilmiş, kendimize ve kendimiz dışındaki doğaya karşı kurduğumuz krallıktır.” Tıpkı kuzeyden güneye esen Yıldız’ın bilgisine sahip olmak kaidesiyle; sadece bu bilgiye sahip olmanın beni kuzeye götürmesini beklemek kadar çelişkili.
En genel anlamda, özgürlük; determinizm, fatalizm (kadercilik) ve oluşun zorunluluğunu savunan her türlü doktrinin antitezi durumundadır. Özgürlük kavramı, düşünürleri kabaca iki zıt gruba ayırır diyebiliriz. Birinci grup, kavramı ahlakın ve davranışların temeline koyarken (Epikuros, Descartes, Kant, Hegel gibi); ikinci grup, duyarlık gibi belirlenimler karşısında istencin (özgür iradenin) aşkınlığını reddeder (Demokritos, Spinoza, Diderot, Nietzsche gibi).

“Felsefecilerin iki kutpa ayrıldığı, iki farklı görüş vardır. Bir kısmı; ruhun iradesine kaderin kesinlikle hiçbir müdahalesinin olamayacağını bildirirken, diğerleri herşeyin kaderin belirlemesi ile bizim irademiz dışında gerçekleştiğini ve kaderin zorunluluğun gücüne sahip olduğunu savunurlar.” [Ciceron, Kader Üzerine, §39]

Işte bu ikinci grup düşünürler, tıpkı şeytanın avukatlığını üstlenircesine; tarih boyunca en çok yüceltilmiş kavramlardan biri olan özgürlük kavramı için “Bir illüzyondan ibarettir” derler. Spinoza, Ethica’da ve mektuplarında şöyle diyor: “Her tekil nesne (örneğin fırlatılan ve hareket halindeki bir taş), herhangi bir dış neden ve belirli bir kanun tarafından belirlenmiştir. Düşünün ki, bu fırlatılmış ve havada hareket halinde olan taşın bir bilinci olsun. Bu taş, kendi özgür iradesi ile havada yol almaya devam ettiğini düşünecektir. [Kendini fırlatan gücün bilgisi, onun bilgi yetisi dışında kaldığı için], kendisini özgür sanacak ve sadece istediği için hareket etmeye devam ettiğini düşünecektir. İnsanoğlunun övündüğü irade özgürlüğü bundan farklı değildir çünkü isteklerinin bilincindedir ama isteme halinin nedenleri konusunda hiçbir fikri yoktur. Aynen bu şekildedir ki; bir çocuk özgürce süt istediğini zanneder, veya öfkeli bir delikanlı özgürce intikam almak istediğini ve korkmuşsa kaçmak istediğini zanneder. Sarhoş özgür iradesi ile konuştuğunu zanneder, ki ayıldığında dediklerine pişman olur. Bir patavatsız, bir geveze veya bunlar gibiler, özgür irade ve kendi kararları ile davrandıklarını zannederler. Ve bu önyargı insanda doğuştan olduğu içindir ki bertaraf edilemez.” Spinoza ile birlikte insanın; fizik kanunları, toplum ve ahlak kuralları gibi tamamen dış etkenler yüzünden özgür olmaması dışında bir de üstüne üstlük, ilk nedeni hakkında en ufak bir fikri olmadığı İsteme halinin de özgür olmadığı fikrine gelip çatıyoruz. Örnekle, “Neden şu nesneyi istiyorsun?”, “Neden başarılı olmak istiyorsun?”, “Neden sevmek ve sevilmek istiyorsun?” gibi soruların cevapları türlüyken, “Neden istiyorsun?” sorusuna cevap bulamıyoruz. Belki de verilebilecek tek cevap: Çünkü insan, istemeye programlıdır olabilir. Programlanmış bir varlık olarak insanın, özgürlüğünden şüphe etmek yersiz midir?
1756 yılında Diderot’nun Landois’ya yazdığı mektup, sanki konuyu özetler biçimdedir:“ İyice yakından bakın. Göreceksiniz ki özgürlük sözcüğünün hiçbir anlamı yoktur. Özgür olan hiçbir kimse yoktur. Bizler genel düzene, eğitime, organizasyona, olaylar zincirine vb. bağlı olarak yaşarız. İşte karşı çıkılmaksızın tabi olduklarımızdır bunlar. Hiçbir zaman motifsiz bir davranış göremezsiniz, terazi üzerinde yük yoksa oynamaz. Ve bu motif her zaman kendimiz dışındadır.”
Doğa ve kanunları, Devlet, Toplum ve kuralları, Kader ve Tanrı karşısında insanın özgürlüğü gerçekten şüphe altında görünüyor. Gerçekten de herşey zorunluluk yasası ile işleyen bir mekanik düzenden mi ibaret ve insan da bu senaryoda kendi için yazılmış olanı mı oynuyor? Ve Nietzsche’nin dediği gibi “Özgürlük illüzyonunun kendisi dahi bu mekanik sistemin gerekli bir parçası” mıdır?

"Kaderle pençeleşmek savaş değildir, kendisiyle pençeleştiren yine kaderin kendisidir" Mevlana